10 Nisan 2019 Çarşamba

KİM VAR İMİŞ BİZ BURADA YOĞ İKEN* - 1 Yusuf Ziya Bahadınlı




Anam beni severken öpücüğe boğar, bakar bakar “köşek gözlüm yavrum benim, köşek gözlüm” derdi.

“Anamım bana neden “köşek gözlüm” dediğini bilirdim. Köşek; deve yavrusuydu, yeni doğduğunda gözlerine bakmaya doyum olmazdı: Işıklı bir karalığı vardı, insanlara bir şeyler söyler gibiydi; derin, berrak ve hüzünlüydü.” 1)



…/…

Çok öncelerden yapmamız gereken bir ziyareti ancak bugün yapabiliyoruz.

Ziyaret ettiğimiz kişi ülkenin aydınlık yüzlü bir insanı, yaşayan bir hazine Yusuf ZİYA BAHADINLI.

Ortaokul yıllarımdan kitaplarını bildiğim ve “acaba şu BAHADIN da neresi,” diye hep merak ettiğim, lise yıllarımda siyasi mücadelesini öğrendiğim Yusuf ZİYA BAHADINLI, annesinin ona seslendiği gibi “köşek gözlü” Ziya Bey açıyor kapsını bize.

Doksan üç yaşında beden ve akıl olarak dimdik ayakta duran Ziya Bey asansörsüz bir binanın beşinci katından binanın dış kapısına inerek bize kapıyı açıyor ve bizimle o kadar merdiveni çıkarak bizi Saray Burnu manzaralı evine buyur ediyor.

Tanışmalar, tedirgin kısa sohbetlerden sonra sımsıcak bir aydınlık insan çıkıyor ortaya.

Kendini anlatmayı sevmiyor.

“Bize anlatmak istediğiniz bir anınız var mı?” diye soruyoruz.

-        Hepsi kitabımda, ben ne isem oyum, diyor.

TİP sürecinden konuya girelim diyoruz, “ben ne isem oyum,” diyor.

Ne meclisin içinde yediği ölesiye dayaktan ne de Çorum’ da bin kişinin linç girişiminden söz ederken yüzünde ve o köşek gözünde en ufak bir kırgınlık, dargınlık, kin ve nefret seziliyor.

…/…

Karacaoğlan’ın bir güzel şiiri vardır, çağlar ötesinden gelir ve yaşanana ve yaşanmakta olan her günümüzü damgasını vurur: Kim var imiş biz burada yoğ iken

…/…

Bu toprakların aydını, sanatçısı, şairi, yazarı, film yapımcısı, sosyalist siyasetçileri      (diğer siyasetler burada söz konusu değil), akademisyenleri komplekse varan bir güven ile belki, belki de Karacaoğlan’ın o evrensel sözünü hiç bilmediklerinden veya o söze aldırış etmediklerinden, bu ülke de hatta bazen de bu dünyada, bazı şeyleri ve hatta bazen de birçok şeyi ilk defa kendilerinin yazdığını, kendilerinin yaptığını, kendilerinin söylediğini, kendilerinin başlattığını, söyler veya  iddia ederler.

…/…

(…)
buna benzer bir şeyler söylemiştim
milat yok
demiştim, milat yer almayacak hayatımızda. 2)
(…)

…/…

Yukarıda saydığımız “bu toprakların” insanları yaptıkları işlerin miladını kendileri ile başlatırlar hep, nedense. Her şey onlarla başlamıştır sanki.

Dayak yemenin de bu topraklarda bir tür övünç meselesi haline geldiği, bir miladı olduğu bilinir.

En çok sözü edilen ve tarihe geçen dayak olayı, 1965 seçimlerinden sonra meclise giren 15 TİP (Türkiye İşçi Partisi) milletvekilinden birisi olan Çetin ALTAN’ ın mecliste yediği dayaktır.

Oysa mecliste ilk dayağı yiyen Yozgat milletvekili Yusuf ZİYA BAHADINLI’ dır, öldüresiye dövülür.

(…)

Nereden, nasıl çıkıp geldiğini anlamadığım biri de beni tekmeleyeme başlamıştı. Tanımıştım; nasıl tanımazdım, yine çevresine toprak saçıyordu! Bir gün önce annesiyle babasını görmüştüm. Meclis’ e Milletvekili oğullarını görmeye gelmiş olmalılardı, Ankara’nın bir köyündendiler. Giyinişleri, duruşları, davranışları, bilinen köylü ezikliğini sergiliyordu.

Kavga bittiğinde gözüm ona takıldı:

“Bunlar vuruyor, kendi açılarından belki de haklı olabilirler! Peki, sen neden tekmeledin” dediğimde: “Neden vurmayacakmışım” dedi, “Ben milletvekili değil miyim?” 3)

(…)

Bu dayak bile Çetin ALTAN adına yazılır, Yozgat’ ın Sorgun ilçesinin Bahadın Köyü’nden çıkan TİP milletvekili Yusuf ZİYA BAHADINLI sadece gülümser bu olaya sorduğumuzda.

…/…

68 kuşağının genç devrimci önderleri kendilerinden önceki kuşaktan, sosyalist olmayan, devrimci olmayan, ama “ihtilalci” olan Süvari Binbaşı Fethi GÜRCAN’ ın hayatını bilselerdi Ünye ve Nurhaklar ve Kızıldere nasıl olurdu?

78 kuşağı devrimcileri 68 kuşağı devrimcilerinin hayatlarını anlatan ve en fazla ve ne yazık 1000 adet ve sadece tek baskı yapan kitapların kaç kişi tarafından okunduğunu biliyorlar mı?

Her iki kuşak da “kendilerinden önce birilerinin buralarda olduğunu” bilmiyor mu acaba?

Köy Enstitülü öğretmen yazarlarımızdan hep Fakir BAYKURT, hep Mahmut MAKAL, hep Talip APAYDIN bilinir, hatırlanır.

Yusuf Ziya BAHADINLI da var idi ve hala var bu hayatta, şimdinin hikayecileri hikaye yazmayı neden ödül alma şartlı refleksine bağlarlar, hiç mi bir şey anlatmaz BAHADINLI?

…/…

-        Ziya Bey, biliyorsunuz Alper TAŞ bu yerel seçimlerde CHP Beyoğlu Belediye Başkan adayıydı.

-        Evet

-        Seçim kampanyası sırasında hiç size uğradı mı?

-        Hayır

Alper TAŞ’ ın yaşayan en yaşlı ve tek sosyalist milletvekili olan Yusuf Ziya BAHADINLI ile en azından seçim kampanyası sırasında neden görüşmediğini anlamak zor.

CHP ve Alper TAŞ’ ın kendilerinden önce de, Fatih MAÇOĞLU’ nun TKP adına girdiği seçimlerden önce de “kim var imiş biz burada yoğ iken” demeleri halinde karşılarına belki de ilk çıkacak kitap Yusuf ZİYA BAHADINLI’ nın bir seçim sürecinin nasıl yönetilmesi gerektiğini anlatan ve çok çok gerilere giden “GÜLLÜCE’ Yİ SEL ALDI” kitabı oldurdu.

…/…

12 Eylül sonrası yapılan yerel seçimlerde sosyalist partilerin- ÖDP- ilk başkanlık kazandığı yerin HOPA olduğu bilinir.

Biraz da zorlama ile hani derler ya, teşbihte hata olmaz, “ite kaka”, HOPA’ da bir sosyalist belediye başkanlığı kazanıldığında, o kimselerin bilmediği, bilenlerin ise burun kıvırdığı Yozgat’ ın Sorgun İlçesinin BAHADIN Beldesi’ nin Hopa’dan çok daha önce ve 12 Eylül sonrası ilk sosyalist belediye başkanını çıkardığını kaç kişi bilir?

Karacaoğlan ne güzel demiş?

Ama belki de bir tür hastalık, küçük burjuva hastalığı, her şeyi kendimizle başlatmak, bütün miladı kendimizle başlatmak.

…/…

Ziya Bey bizim saat 11.00’ de geleceğimizi anlayarak, kalkıp bize çay yapmış.

En gencimizin kim olduğunu sorarak, saat 11.00’den beri kaynayan çay servisinin yapılmasını istiyor.

İmzalatmak için kitaplarını getirmiştik yanımızda.

Bize çalışma odasından paketler içinde olan, raflarda duran kitaplarını almamızı söylüyor.

Hepimiz üçer beşer alıyoruz kitaplarından ve hepimize, orada bulunmayan yakınlarımızın adına da hiç yorulmadan imzalıyor kitapları Yusuf ZİYA BAHADINLI o yüzünden hiç eksik olmayan gülümsemesi ile.

Belki de en çok bizim Laz Kazım ULUTAŞ duygulanıyor, GÜLLÜCELİ KAZIM kitabını imzalattıktan sonra.

Ümran KALAFAT eksik olmasın, Ziya Bey’ in eski bir siyah beyaz portre fotoğrafını bulup bastırmış ve saydam bir cam çerçeve içine yerleştirmiş.

Fotoğrafın arkasına bir karton koymuş.

Fotoğrafı Yusuf ZİYA BAHADINLI’ ya hediye ediyoruz.

Çok duygulanıyor.

Fotoğrafın arkasındaki kartona hepimiz adımızı yazarak imzalıyoruz “Beyoğlu buluşması 05 Nisan 2019” notunu düşerek.

Meclise HDP çatısı altında girerek TİP’ e geçen iki Barış ATAY ve Erkan BAŞ’ ın  TİP’ e geçmelerinden önce veya sonra yaşayan en eski TİP’ li ve vekil oln Yusuf ZİYA BAHADINLI’ yı ziyaret edip etmediklerini sormaya dilimiz varmıyor.

Kalkıyoruz, veda vakti.

Yine gelin, hep gelin, diyor Ziya Bey.

Ama yine de son bir soru sormadan alamıyor Hasan SAYIL kendini.

Biraz da mahcup soruyor Hasan SAYIL:

“Erdal ÖZ hiç ziyaretinize geldi mi?”

Yanıt kısa ve net: Hayır

…/…

Erdal ÖZ, Denizlerin arkadaşıdır.

Dilim varmıyor, ama GÜLÜNÜN SOLDUĞU AKŞAM kitabını neden yazdı?

Erdal ÖZ Can Yayınlarının kurucusu ve sahibiydi.

Artık hayatta değil.

Can Yayınları ile Yusuf ZİYA BAHADINLI’ nın evi aynı sokakta ve apartman kapıları birbirine sadece ve sadece 10 metre uzaklıkta.

Erdal ÖZ’ ün kim var imiş biz burada yoğ iken, dediğini hiç duyan var mı?

…/…

Çorumlu olduğumu söylüyorum.

O köşek gözlerinde tatlı bir kıvılcım çakıyor.

“İlk gördüğüm Çorumluyu dövecektim, kendime söz vermiştim,” diyor. Kafatasında oluşan çukurluğu bize gösteriyor ve bunu Çorumluların yaptığını söylüyor.

“Arkadaşlar tutsun beni, doyasıya dövün, boynum kıldan incedir,” diyorum.

(…)

O ise bilerek, düşünerek yapıyordu: yüzlerce kişi peşimizdeydi, vuruyordu, sövüyordu, taşlıyordu…

“Birlikte yürüyelim ağabey!”

Atılan taşlara, sövgüye, vurmaya ve belki de olası ölüme birlikte yürümek istiyordu. 4)

(…)

Çorum’ da 1000 kişinin linç girişimi karşısında yine bir başka Çorumlu giriyor Yusuf ZİYA BAHADINLI’ nın koluna birlikte yürümek için.

Bu topraklarda BİRLİKTE YÜRÜYENLER de vardı kimseler buralarda yoğ iken.

Birlikte yürüyeceğiniz, belki de olası ölüme birlikte yürüyeceğiniz, sevdanız olsun.

Aşk illaki

(*)

Kim var imiş biz burada yoğ iken

Karac'oğlan der ki, bakın geline
Ömrümün yarısı gitti talana
Sual eylen bizden evvel gelene
Kim var imiş, biz burada yoğ iken


1)  Ben Kim İsem Oyum, Yusuf Ziya BAHADINLI
2) Kötü Şiirler, İsmet ÖZEL
3) Meclis’in İçinde Vurdular Beni, Yusuf Ziya BAHADINLI
4) Ben Kim İsem Oyum

2 Nisan 2019 Salı

DEĞİŞİK HİKAYELER - 3 (Gebze Otobüs Terminali Günlükleri )


Adam iri yarı.

Ramiz Kaptan beni Gebze Otobüs Terminali’ ne bıraktığında görüyorum iri yarı adamı.

Adam, elindeki irice koliyi neredeyse gövdesinden öne çıkmış ve yarım metrelik teras yapmış göbeğinin üstünde taşımaya çalışıyor.

Gecenin bu saatinde bile hala hiç azalmamış Ağustos sıcağına aldırmadan, üstelik üzerindeki kışlık ceketini çıkarmadan kan ter içinde taşıdığı koliyi otobüs yazıhanesinin önüne bırakıyor.

Otobüs terminalindeki kalabalık gittikçe artıyor.

Sağ ayağı sol ayağından en az 20 santim eksik ve sağ ayağının parmak uçları ile yere ancak temas edebilen davulcu, sırtında davulu ile asker uğurlayanlar için çalmak üzere otobüslerin önüne giderken, bir hacı yatmaz gibi, adımını her attığında yerden 20 santim kısalıyor ve hemen sonra 20 santim uzuyor.

“En büyük asker bizim asker.“

“Bu asker gidecek, geri gelecek.“

Yıllardır köyde, kasabada, ilde otobüs terminallerinde asker uğurlamalarını izlerim, yıllardır hep aynı ve içinde hiçbir pırıltı, zeka olmayan sloganlar.

Doğrusu daha iyisini de beklemiyorum, arabesk kültürü ile yetişmiş varoşların gençlerinden, ne de artık türkü bile dinlemeyen köylülerden.

Sanki sloganlar bu kadar kötü de, ne kadar içten ve coşkulu çalsa da o sağ ayağı sakat abdal davulcunun çaldığı davulun sesi, bir teneke sesinden farklı mı?

Oysa eskiden davullar deriden gerilirdi.

Her deriden davul gerilmezdi.

Nasıl ki her deriden tulum olmaz ve peynir basılmaz ise.

Davul derilerine “tirişe deri“ derdik. Çok zahmetli işlemleri ve çok deneyimli ustaları olurdu bu derileri yapmak için. Deri son işlemden geçtiğinde üzerinde ne bir leke,    ne de iğne deliğinden bile küçük delik olurdu.

Yılların Beykoz Deri ve Kundura Fabrikası’ nda binden fazla davulluk tirişe deri vardı atıl durumda bekleyen. Almak istemiştim.

Hayır, demişlerdi.

Şimdi ne tirişe deri geriliyor davullara ne de doğal sesleri var davulların.

Şimdi salon orkestralarının baterilerinin davulları gibi, elyaftan mamul şeyler geriliyor davullara, tam bir teneke sesi çıkıyor.

Oysa bizim yetiştirme yurdunun o zavallı fakir trampet takımında bile benim trampetimin derisi tirişe deriden gerilmişti.

Oysa ne güzeldi bizim asker uğurlamalarımız köylerde.

Davul zurna ile uğurlanırdı gençler köyün çıkışındaki yamacı aşana kadar.

Önde “bayraktar veya yiğitbaşı“ olurdu, bayrak taşırdı.

Davul zurna ille de Keskin Abdalları’ ndan olurdu ve köyün kadınlarının demesi ile “gavurun dölleri“ ne de güzel çalarlardı, kadın, kız başta olmak üzere, erkekler hep ağlardık zurnanın deli sesine.

Sanki kız evinden kız çıkardı, hazin hazin çalardı davul zurna.

Oyunlar, halaylar bitmiştir artık.

Önce yiğitbaşı, önünde kocaman bir bayrak, arkada kurası gelmiş askere gidecek gençler, düzülürlerdi köyün çıkışına doğru.

Asker alayı yola düzülmeden son görev hep babam Aşık Cesari Hoca’nın olurdu.

Babam Aşık Cesari Hoca, asker alayını o yanık sesi ile dualarla uğurlardı.

Asker alayının köyden çıkmadan, Hozalığın Yamacı’ ndan aşıp gözden kaybolmadan, köyden ayrılmadan önce köyden duydukları son ses babam Aşık Cesari Hoca’ nın sesi olurdu.

Bundandı belki de, askerden izinli gelen gençlerin, ilkin babamı ziyaret edip ellerini öpmeleri.

…/…

Kamil Koç otobüs yazıhanesinin önünde bekliyorum.

Üzerinde kışlık ceketi, Ağustos sıcağında o büyük koliyi taşıyan adam hemen yanı başımda, otobüslerin yanaştığı peron ile yolcuların yazıhane önlerinde durdukları kaldırım arasına bırakmış kolisini.

İri yarı adamı göremiyorum.

Demek ki, bir yolcusu yok, koliyi otobüse verecek ve kargo olarak gönderecek.

Otobüs terminalleri çoğu yerde evsizlerin yeridir, özellikle soğuk kış gecelerinde.

1988‘ de Almanya’ dan başlayıp otostop ile Türkiye’ ye geldiğimde, en çok gecelediğim yerler tren garları ve otobüs terminalleri olmuştu.

Etrafa bakıyorum, terminalde geceleyecek bir gariban göremiyorum.

Gariban olmadığından değil, gariban bu anlamsız gürültüye nasıl dayansın?

Uzaklarda, terminalin tam ortasında, otobüs giriş–çıkışlarının azaldığı anlarda, etekleri ve sarı uzun saçları uçuşarak, uzun boyundan dolayı bisikletin üzerinde kamburu çıkmış bir şekilde çok büyük bir keyifle habire turlayan bir genç kızı görüyorum.

Sanki sirkteyim, otobüs terminali dışında bir yerdeyim.

Genç kızı izleyen ve ona “şuradan, şöyle, biraz daha“ gibi şeyler söyleyen iki genç kız daha var.

Yazıhanenin önünden ayrılıp, kızları daha yakından izlemek üzere onlara doğru gidiyorum.

Bisiklet üzerindeki kıza sürekli bir şeyler söyleyen diğer genç kıza sesleniyorum.

-          Ne güzel, bu saatte, böyle bir yerde bile neşeyle bisiklet sürüyorsunuz.

-          Bisikleti Balıkesir’ e göndereceğiz de otobüsle, otobüs gelene kadar binelim dedik.

-          Çok güzel, ben de şaşırmıştım, ta Gebze’ den buraya bisikletle yolcu uğurlamaya gelen üç genç kız.

-          Yok, hayır, bisikleti kamyonete koyup getirdik.

-          Vallahi nasıl olsa herkesin otobüsü gecikti, bence siz bisikleti üç tur beş lira hesabıyla çalıştırın, mesela ben hemen varım.

-          Yoo, para olmaz, ama gerçekten binmek istiyor musunuz?

-          Evet, kendimi bir sirkte gibi hissediyorum.

Genç kız, bisikletin üzerindeki kıza sesleniyor

-          Figen, bu amca bisiklete binmek istiyor

Amca olmuşum.

Bu sözün beni ilgilendirdiğini duyumsayamadım birden.

Ah Karacaoğlan:

Sakal seni tutam tutam yolayım

Bir kız bana amca dedi neyleyim

Bisikleti süren genç kız yanımıza gelip duruyor ve bisikletten inerek, binmem için bana veriyor.

O da ne, bisikletin selesi o kadar alçak ki, son seviyeye kadar indirilmiş.

Şimdi anlıyorum, bu uzun boylu genç kızın neden iki büklüm bisiklet sürmeye çalıştığını.

-          Ama bu bisikletin selesi çok alçak, ben bile binemem. Durun seleyi ayarlayım

-          Nasıl yani, bu sele ayarlanabiliyor mu?

-          Elbette.

Kızlardan bisikleti alıyor ve seleyi uzun genç kızın boyuna göre ayarlıyorum. Bu durumda benim bisiklete binmem olmaz, bisikleti uzun genç kıza geri veriyorum. Almak istemiyor, ”önce siz binin,“ diyor.

“Hayır,“ diyorum.

Uzun boylu, rüzgarda sarı uzun saçları ve eteği uçuşan genç kız selesi ayarlanmış bisiklete yeniden binince daha büyük bir keyifle ve hiç durmaksızın, arada ağzından dökülen coşkulu seslerle ve üstelik yeniden artmaya başlayan otobüs trafiğine rağmen daha geniş turlar atıyor.

Bisiklete binen genç kızı ve onun diğer iki arkadaşı genç kızlardan ayrılıyorum, onların sevincini uzaklardan izlemek bana daha iyi geliyor.

Sağ ayağı 20 santim kısa davulcu ve zurnacı bir ikili oluşturmuş.

Uzaklarda, Isparta’ ya giden otobüsün önünde bir başka davul–zurna çalan ikili görüyorum.

Sağ ayağı 20 santim kısa olan davulcu ve zurnacı ikilisi bu geceyi kapatmışa benziyor, davulcu davulunu sırtına vurmuş otobüs terminalinin dışına doğru yürüyor.

Isparta otobüsünün önünde çalan diğer davul zurnacı ise şanslı sayılır.

Hem gecenin bu vaktinde çalıyorlar, hem de çaldıkları havaya otobüsün önünde halaya duran gençler var.

Ordu otobüsü yanaşıyor perona.

Peronun önünde kırık dökük bir mopet duruyor. Birisi bununla terminale yolcu uğurlamaya gelmiş, hemen geri gidecek gibi, mopet pek emanet duruyor.

Ordu otobüsünün muavini, kaptan şoförü ve bir adam hararetle tartışıyorlar.

Sonra muavin, o kırık dökük mopetin gidonlarını tutuyor, mopete soldan bir yarım tur attırarak mopeti otobüsün bagajına sokmaya çalışıyor.

Fakat, belli ki muavin daha önce hiç mopet kullanmamış, az daha mopeti üzerine devirecek oluyor. Kaptan şoför ile işi tatlıya bağlayan adam hemen yetişiyor ve mopeti genç muavinin elinden alıyor ve durumu düzeltiyor.

Mopetin sahibi olduğunu tahmin ettiğim, kaptan şoför ile işi tatlıya bağlamış olan adam, muavin ve kaptan şoför mopeti üç elden sürerek bagaja sokmaya çalışıyor.

Bunun için, mopetin sahibi adam talimat veriyor ve muavin önce mopetin arka tekerini havaya kaldırarak bagaja sokuyor. Adam ve kaptan şoför ise mopetin önünü kaldırarak, kalan kısmı bagajın içine doğru, bagaj kapağı kapanacak kadar itmeye çalışıyorlar.

Ama hayır, olmuyor.

Bagaj kapağı kapanmıyor.

Bir hayli uğraştıktan sonra, mopet Ordu otobüsünün bagajına yerleştiriliyor.

Kim bilir, bu mopete Ordu’ da kim binecek?

Kim bilir, bu mopet Çambaşı Yaylası’ na mı, Gürgentepe’ ye mi gidecek?

Kızların Balıkesir’ e gönderecekleri bisikleti düşündüğümde, gülesim geliyor.

Onlara, bisikletin ön tekerini sökmeden yerleştirmeyin, bisiklet zarar görür,  dediğimde, kızlar “ön teker sökülüyor mu,“ diye bana hayretle bakmışlardı.

İri yarı adamı yeniden görüyorum.

Adam bu kez otobüs terminalinde yük taşımak için kullanılan dört tekerli demirden ve sanki tabut taşımak için yapılmış gibi uzun ve dikdörtgen taşıma platformu olan bir arabaya yığdığı üç beş koli ve dengi yazıhane ile peron arasına, asfalta indiriyor.

Daha saat 24:00, benim otobüsüm en erken bir saat sonra gelecek.

Otobüs trafiği gittikçe azalıyor.

Yazıhaneden çıkan bir genç, iri yarı adama kolileri ve denkleri asfalttan kaldırıma çekmesini, otobüslerin perona yanaşamadıklarını söylüyor.

İri yarı adam, söylene söylene asfalta indirdiği kolileri ve denkleri yine üstünde kışlık ceketi olduğu halde ve kan ter içinde kaldırıma alıyor.

Isparta otobüsü de kalkıyor. Belli ki bu otobüs Eğirdir Dağ ve Komando Er Eğitim Tugayı’ na gidiyor.

Otuzlarında bir genç kadın ve orta yaşlarda bir kadın geliyor iri yarı adamın asfalttan kaldırıma aldığı kolilerin ve denklerin başına.

Genç kadının yüzünde hüzün saklı. Orta yaşlardaki kadın, genç kadının annesi olmalı. İri yarı, sürekli terleyen ama üzerindeki kışlık ceketi hala çıkarmayan adam ise,  babası olmalı genç kadının.

Daha bir dikkatle bakıyorum asfalttan kaldırıma alınan kolilere ve denklere.

Bir ütü masası sarıp sarmalanmış, masanın ayakları iki tavşan ayağı gibi dışarı çıkmış.

Kolinin birisinin yırtık köşesinden perde olduğu anlaşılan kumaş parçası sarkıyor.

İçinde tabak çanak olduğu belli olan ve o iri yarı adamın teras gibi göbeğinde taşıyıp getirdiği ağır koli, içindeki tabak çanak kaydığından, yamuk bir külçe gibi yerde duruyor.

Belli ki bir ayrılık var.

Bu ayrılık, gurbetten ayrılıp, ailecek yeniden sılaya dönme ayrılığı değil gibi.

Genç kadının gözlerinde hüzün ve acı saklı.

Annesi olduğunu tahmin ettiğim kadın, ağladı ağlayacak, arada genç kadına sarılıyor.

Kim bilir, kimden ayrılıyor bu genç kadın ve taşıyıp götüreceği bu kırık dökük eşyalar ne kadar da zavallı.

Hepsinden önemlisi, bu genç kadın nereye gidiyor?

Gözüm alışıyor bu bir avuç koli ve denge, ama bu bir avuç zavallı ev eşyası ile bu genç kadın gittiği yerde yeni bir ev mi kuracak, nasıl ve kiminle kuracak?

Otobüsüm geliyor.

Saat 01:30

Genç kadın, kolilerin başından ayrılmıyor.

Hüzün genç kadının yüzünden eksilmiyor.

İri yarı adam ter içinde.

Otobüsleri hala gelmemiş.

Ne zaman geleceğini göremeyeceğim.

Ayrılık uzun sürecek.

Genç kadın için söz konusu olan sadece mekan değişikliği miydi? 

Recep Babayiğit
05 Ağustos, Cuma 2016

27 Şubat 2019 Çarşamba

DEĞİŞİK HİKAYELER -2 (Para İle Ne Değişebilirsin? Krezüs – Harun - Solon)


Parayı Lidyalıların bulduğu söylenir.
Kimin bulduğu önemli elbette, ama asıl önemli olanı paranın bir değişim aracı olarak ortaya çıkmasıdır.

Lidyalılara gelene kadar ta Hititlere gidersek, ŞEKEL diye bilinen para birimini görürüz.
Lidyalılar sadece parayı adeta bir pul haline getirmiş, yani sikke olarak darphanede basmışlardır.

Lidyalılar altınla oynuyor.
Tmolos dağından gelen Paktalos Çayı altın taşıyor.

Bir zamanlar dünyanın en zengin insanı olarak bilinen Lidya’nın efsane kralı Krezüs onca zenginliği sona erip de Perslerin hazırladığı odun ateşinin üstünde yakılacakken, ağzından düşürmediği SOLON SOLON SOLON kelimeleri sayesinde aslında tarihin bilinen, ama kitapların yazmadığı bir değişime neden olmuştur.
Bu üçü de aynı olan kelimelerin hikayesini anlatan Krezüs canını kurtarmıştır.

Hikaye mi ne?
Dedik ya konumuz “değişik hikayeler.”

Krezüs sadece tarihsel bir değişime imza atmamış, aynı zamanda bizim kültürümüze de bir pay çıkarmış ve Krezüs KARUN – HARUN olarak dilimize yerleşirken, asıl söz HARUN KADAR ZENGİN OLMAK diye ezberimize girmiş.
Ama dilimize asıl yer eden ise Kul Himmet’ in bir deyişidir.

Gafil Gezme Şaşkın
Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda

Bir gün seni götürürler evinden
Hakkın kelamını kesme dilinden
Kurtulmazsın azrailin elinden
Türlü türlü yolun olsa ne fayda
Sen söylersin söz içinde sözün var
Çalarsın çırparsın oğlun kızın var
Şu dünyada üç beş arşın bezin var
Tüm bedesten senin olsa ne fayda

Kul Himmet Üstadım gelse otursa
Hakkın kelâmını bile getirse
Dünya benim deyip zapta geçirse
Karun kadar malın olsa ne fayda
Kresüz onca değişim aracı altınlarına rağmen üçü de aynı olan kelime ile hayatını değişirken, aslında bize başka ve çok önemli bir nasihat da bıraktı:

HER İŞİN SONUNA BAK
Karun hayatını ne ile değiştirmiş olursa olsun, KUL HİMMET ÜSTADIN bu ölümsüz deyişi hiç değişmeyecek gibidir.

…/…
DEĞİŞMEK NEDİR?

Hikayeler çok, ama biz yine de değişik olanlarını yazalım.
Köroğlu ile Kiziroğlu cenge tutuştuklarında aşıklar vurur sazın teline.

Hay eden de haya teper
Huy eden de huya teper
Türlü tevri cenge gider
“Bi değişik” demez halkımız, değişik kelimesini bildiği ve başka, bambaşka anlamlarda kullandığı halde.

Bi tuhaf deriz, ama Anadolu ağzında onun karşılığı da “bi tevir” olarak duyulur.
Köroğlu’n da öyle cenkler var ki, türlü tevir, çok değişik yani.

Bu söz bize aslında “Osmanlı’da oyun çok” sözünü hatırlatıyor, neyse.
Ne de olsa Köroğlu’nun yanında değişik, bi tevir  bir yardımcısı, AYVAZ var.

…/…

İnsanlık tarihi salgınlar ve doğal felaketlerden daha ziyade savaşlardan söz eder. Çünkü en büyük kırımlar ve destanlara, romanlara, şiirlere, filmlere konu olan hep savaşlardır.

Savaşları ise basit gibi görünen, ama değişik uygulamalar kazanmıştır.
Hititler savaş arabalarının dingilini değiştirerek ağırlık merkezlerini değiştirmiş ve hız ve üçüncü bir savaşçı kazanarak harp tarihine geçmişlerdir.

Hititlilerin yaptığı basit bir değiştirme idi.
Oysa Hititler dünyada demiri ilk kez ergitmeyi başardıklarında zamanın diğer süper gücü Mısır ile tarihe geçen bir değişimi gerçekleştirmişti.

Hititler bir kilo demir karşılığında, Mısırlılardan bir kilo altın alıyordu.
Değişime bakın?

DEŞİRİK YAPMAK
Aslında genizden konuşmak gerekir bu kelimeyi, değişirik kelimesini.

Nazal sesler bizde ağırlıklı olarak Orta Anadolu’ da duyulur.
21 Şubat her sene DÜNYA ANADİL GÜNÜ olarak kutlanır ve Türkiye’ de hep kaybolan, kaybolmakta olan bilinen ve/veya bilinmeyen dillerden söz edilir.

Oysa nazal “g” dediğimiz ve “ng” olarak yazabildiğimiz çok önemli bir sesimiz de zamanla kaybolacak.
Ben bu sesi çıkarıyorum, ama kızım çıkaramıyor, zira o sesten çok uzakta büyüdü.

Dil ise basit anlamda sestir.
Alfabemizi değiştirebilir miyiz?

Zor.
Değişirik kelimesi de aynı kelimeden, değişik kelimesinden türetilmiştir.

Teyzemin bana en çok tavsiye ettiği bir şey vardı, “oğlum, yanına bol çamaşır, üst baş al, “değişirik” edersin.
Bu kelime, “değişirik kelimesi teyzeme ait bir kelime değildir, Orta Anadolu’ da yaygın olarak kullanılır.

Teyzeme şunu dedirtmek imkansızdır: oğlum yanına bol çamaşır, üst baş al yedek bulunsun.
Oysa yedek kelimesi de Türkçedir.

Ama teyzemin bana ben daha ilkokula giderken arada “tavsiye” gibi söylediği söze bir türlü anlam veremezdim.
“Oğlum, arada bize de gel, abinler üstünü değiştirirler.”

Yaz tatillerinde arada yaşı benden hayli büyük ve yeni evli olan teyzemin oğluna giderdim.
Bilmezdim, teyzemin meramında saklı olan “değiştirmenin” ne anlama geldiğini ve okullar açılıp Çorum’ a dönene kadar hep kafamı kurcalardı bu “değişiklik” lafı.

Eee ne var bunda, koskoca insanlar, üst başlarını değiştiremiyorlar mı, ben onlara engel mi oluyorum?
Anlam veremezdim, ama yine de giderdim arada teyzeme.

Ortaokula başladığımda çözdüm “üst baş değiştirmenin” ne olduğunu ve teyzemde daha çok vakit geçirir oldum.
Teyzemden aldığım tavsiyeyi bilgi olarak değiştirdim.

Teyzem mi, çok yaşlandı, ama pırıl pırıl bir hafıza, öyle ki bana maniler söyleyecek kadar da neşeli, tam 94 yaşında ve ağzındaki tüm dişler hala ana dişleri.
Teyzem mi?

Birinci eşinin ölümünü hatırlamıyorum.
İkinci eşi herkesin ATATÜRK dediği İsmail Eniştemin ölümünü çok iyi hatırlıyorum.

Hacı Baba dediğimiz son eşi Mustafa Enişte ise bu ay vefat etti.
Teyzemin üç kocası da dünyalarını değiştirdiler.

17 Şubat 2019 Pazar

DEĞİŞİK HİKAYELER - 1 (Gebze Otobüs Terminali Günlükleri)

 -   Musa ben gidiyorum, Musa.
-     Hayır, olmaz Musa.
-     Bekleyemem Musa.
-     Otobüs 15 dakika içinde gelecek ve ben Kuşadası’na gidiyorum.
-     Hayır, Musa otobüsü kaçırmak istemiyorum.
-     Hayır, Musa, bu benim son şansım. Bekleyemem. Sen 15 dakikaya kadar buraya gelemezsin.

İnce uzun ve soluk benizli yüzü konuştukça, konuşması hiddetlendikçe kızaran, durmadan kızaran genç kız Kamil Koç otobüs yazıhanesinin iki metre önünde bir ileri bir geri gidip geliyor.

Üzerindeki ince etek, akşam rüzgarında uçuşuyor, bir eli sürekli ve hiddetle konuştuğu cep telefonunda, diğeri uçuşan eteğini tutmaya çalışan genç kadının çevredeki kalabalığa aldırış etmeden içinde sürekli “Musa” kelimesi geçen sözler söylemesi herkesin dikkatini çekiyor.

Arada, yazıhanenin içinden çıkan orta yaşlı, kısa boylu, ince dudaklarındaki ruju dağılmış, esmer yüzündeki sert ifade ile sevimsizleşen bir kadın, o sürekli olarak “Musa Musa” diyen kadının yanına geliyor ve elinde tuttuğu cep telefonunun ekranını o “Musa Musa” diyen kadına gösteriyor.

“Musa Musa” diyen kadın da bir yandan telefon kulağında Musa ile konuşuyor, diğer yandan göz ucu ile yazıhaneden çıkan kadının kendisine uzattığı cep telefonunun ekranına bakıyor ve yine göz ucu ile kadına evet, tamam, anladım anlamına gelen işaretler veriyor.

-     Musa bu iş bitti.
-     Musa ben sana kaç kere anlattım, hiç anlamadın.
-     Musa hiç dönüp aradın mı?

Ramiz Kaptan beni Gebze Otobüs Terminali’ ne bıraktığında saat 22.15’i gösteriyor. Kamil Koç firmasının Sungurlu otobüsü saat 23.15’de kalkıyor, daha bir saatim var.

Olsun.

Beklerim.

Dedim ya, otobüs terminalleri hep bir tiyatro, hep bir müsamere sahnesi gibidir benim için.

Otobüs Terminalinde olağan dışı bir kalabalık var. Böyle durumlarda, kalabalığın asker sevkiyatından kaynaklandığı akla gelir hemen. Nitekim etrafta bir çalıp bir susan davul zurna sesinden bu haftanın asker sevkiyatı haftası olduğunu anlıyorum.

Bir de Cuma trafik yoğunluğu.

Yazıhaneye sormuyorum bile otobüsün kaçta geleceğini.

Belli ki bu akşam çok bekleyeceğim.

Yazıhanenin önünde duran ve Konya – Yunaklı orta yaşlardaki beş günlük sakallı bir adam ve yine sonradan Konya – Cihanbeyli’den olduğunu anladığım daha henüz askere gitmemiş genç birisi ile sohbet ediyor.

Onların Konya’ya gidecek otobüsü 21.10 ve hala bekliyorlar.

O halde, diyorum, benim otobüs en erken gece yarısı saat 01.00’ de gelir.

Hiç acelem yok, sinirlenmek de ne oluyor?

Etrafı seyrediyor, etrafı dinliyorum.

-     Musa bu iş bitti.
-     Musa ben sana kaç kere söyledim.

Elinde cep telefonu ve sürekli bir ileri, bir geri gidip gelerek, zaman zaman hiddetlenerek ve “Musa” tonlamaları yaparak konuşan genç kadın, etraftakilerin kendisine baktıklarına aldırış etmeden, bir yandan da uçuşan eteğini tutmaya çalışıyor.

-     Çok fena, Musa’nın durumu zor. Bu iş biter.
-     Abi sorma yahu, kadın “Musa da Musa” diyor, tam bir saattir biz buradayız, kadın bir saattir Musa diyor.
-     Bu iş biter bence.

Beş günlük sakalı ile Konya – Yunaklı adam, Gebze’ de bir treyler imalatında Çalışıyor. Yanındaki Cihanbeylili genç ise onun yanında çalışıyor ve genç adama kız görmeye Konya’ ya gidiyorlar.

-     Abi kızın durumu kötü.

Davul – zurna sesi kesiliyor.

Bir parti asker sevk edildikten sonra kalabalık azalıyor, otobüslerin terminale giriş çıkışları biraz da olsa rahatlıyor. Asker sevkiyatlarında askerin nereye sevk edildiğini görmek için önleri kalabalık olan otobüslere bakmak yeterlidir.

Sevkiyatların çoğu Isparta, Bolu, İzmir, Ankara gibi acemi er eğitim birliklerinin olduğu yerlere yapılır ve terminallerden kalkan otobüsler bu illere hareket ederler. Önleri kalabalık otobüslerin olduğu yerlere gidiyorum. Eğlenenler hep genç ve kenar mahalle delikanlıları. Kimi yaka bağır açık, kimi dövmeli göğüsleri Müslüm Gürses gençliğinin son numuneleri gibi, otobüslerin önünü kesip halay çekiyorlar.

Yetmiyor, otobüsün önündeki kalabalıktan bir genç çıkıyor, başlıyor İstiklal Marşı’na:

Korkmaz sönmez Mustafa

Delikanlıların ateşli kalabalığından uzakta duran ve çoğu başı örtülü genç kızlar ve kadınlar olanı biteni seyrediyor.

Sonra delikanlıların grubunun önüne neredeyse yaka paça getirilen orta yaşlardaki sakallı birisi duaya başlıyor:

Amin, elhamdülillahi rabbil alemin…

-     Musa 15 dakikada buraya yetişmen olanaksız, ben kararımı verdim çoktan, gidiyorum.

Konya – Yunaklı adamla yine göz göze geliyoruz.

-     Abi, kadın çok dertli

-     Öyle vallahi, ama Musa yandı asıl.

Susan davul zurna sesi, yeni bir asker kafilesi ile yeniden canlanıyor. Sağ ayağındaki aksaklık o kadar fazla ki, yürüyünce ancak ayak parmağının uçları ile yere basabilen davulcu her adım attığında en az 20 santim uzayıp, kısalıyor.

Uzaktan davul – zurna çalanları dinliyorum. Oynayan kimse yok.

Yazık.

Oysa Gebze Anadolu’nun her yerinden göç alan bir yer ve davul zurna ile her yöreden oyun havası çalar ve herkes oyuna, halaya durabilir.

Hayır, öyle değil.

İnsanın insana yabancılaştığı bir çağda, bir kentte, insanın kendi halk oyunlarına, kendi halk kültürüne yabancılaşması hiç de açıklanamaz bir durum değil.

Kimse oyun oynamıyor, halay çekmiyor.

Çünkü kimse bilmiyor.

Ama hakkını vermek gerekir, ustalar davul zurnayı çok güzel çalıyorlar.

Dayanamayıp, davul zurna çalan ustaların yanına gidiyorum.

-     Yahu usta siz ne güzel çalıyorsunuz, ama oynayan yok.
-     He abi ne yapak?
-     Peki sizi askere giden ailelerden birisi mi tutuyor?
-     Yok abi.
-     Ya?
-     Biz böyle asker sevkiyatlarını biliriz ve terminale geliriz. Çalarız.
-     Para?
-     Kim ne verirse, bahşiş.
-     Ne aldınız bu saate kadar?
-     Abi, sabah saat 10.00’ dan bu yana çalıyoruz, saat şimdi gece 11.00 aldığımız 20’şer lira.
-     Nasıl yahu?
-     Öyle vallahi.
-     Peki, haddim olmadan, ben de bahşiş versem çalar mısınız?
-     Neden olmasın abi?
-     Ama bir şartım var.
-     Nedir abi, biliyorsak canın sağ olsun.
-     Zahidem’ i çalabilir misiniz?

Kamil Koç yazıhanesine dönüyorum yeniden. Uzaklarda “Zahide Türküsü çalıyor
davul zurna eşliğinde. Neşet Ertaş Usta’nın ruhu şad olsun.

-     Abi Musa geldi.

Konya- Yunaklı adam bana müjde mi veriyor, yoksa o bağırmaktan yüzü kıpkırmızı olan genç kadının zaferini mi duyuruyor?

-     Nasıl?
-     Geldi abi, otobüs gecikince adam kalkıp geldi.
-     Hani, nerede?
-     Musa geldi abi, yazıhanede, bileti iptal ettirmeye çalışıyor.
-     Helal olsun kadına, Musa’yı getirdi.

Genç kadın yazıhanenin dışında ve yüzünde sinsice bir gülüş var. İnce dudaklarından taşan ruj ile suratındaki sevimsiz ifadesi ile duran kadın, dayanışma böyle olur, der gibi duruyor. Aceleyle ve son dakikada üzerine giymiş olduğu anlaşılan eski bir şort ve ayağında terlik ile gelen Musa elinde biletle yazıhanede bankonun ardındaki hanımla hayli uğraşıyor. Pazarlık yapıyor belli ki.

Otobüslerin geç gelmesi her zaman da o kadar kötü olmuyor, bu durum bazen Musa gibilere yarıyor.

Saat 24.00’ e geliyor.

Musa yazıhaneden çıkıyor, elinde iptal ettirdiği otobüs bileti.

Yazıhane çıkışında gözlerindeki sinsice gülümseme hala devam eden, saatlerdir bağırmaktan yüzündeki kızarıklık hala geçmemiş olan genç kadın ve yanındaki o ince dudağına bulaşık bir ruj süren kadın yazıhaneden çıkan Musa’yı karşılıyorlar.

Genç kadın mutlu görünmeye çalışıyor.

Musa elinde biletle yazıhaneden dışarı çıkıyor, kadınlara yanaşıyor, büyük bir zafer kazanmış gibi, elindeki bileti ortadan ikiye yırtıp, yere atıyor.

-     Abi Musa kazandı.
-     Bence tam olarak değil.

Konya otobüsü geliyor. Yunaklı adam ve Cihanbeylili genç ile sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi kucaklaşıp vedalaşıyoruz.

Musa’ ya bakıyorum.

Yüzünde yarım ve yapmacık bir gülümseme, gözlerinde karanlığın içine doğru gömülen, fark edilmesi zor bir nefret, genç kadına karşı içinden geçen sanki: “Şimdilik sen kazandın, ama bunun hesabını sana sorarım.”

Genç kadın, yanında diğer kadın ve uzaklarından gelen Musa terminalden ayrılıyorlar.

05 Ağustos, Cuma 2016

2 Şubat 2019 Cumartesi

HRANT – XORANDE – HORANTA Ahparig (*) anısına


Biz “ocak” diyoruz.
Ocak, Anadolu evlerinde ta Hititlerden bu yana kullanılan, yüz yıllar boyu genellikle tek göz odalı bir evin olmazsa olmaz bir bölümüdür.

Ocak olmadan yemek pişmez.
Isınamazsınız ocak olmadan.

Biz “ocak” diyoruz.
Bilmeyenler dışında, öyle şımarık insanların yolları bir kere de olsa bir köy evine düştüğünde gördükleri ocak karşısında şaşırarak “aaa sizin şömineniniz de mi var?” demelerine bakmayın siz.

Kış günlerindeyiz.  Her evde, bacalar tütüyordur.

Lakin yakın zamana kadar, Anadolu evlerinde ocaklar yaz kış demeden her gün ve gece tüterdi.
O nedenle birisi birisine en hayırlı söz olarak “ocağın tütsün” derken, en hayırsız söz olarak da “ocağın sönsün” diye intizar ederdi.

Ocak söndü mü bir daha asla yanmaz.

Ocak ailedir bu anlamda, soydur, boydur.

Yanan ocağın sönmesi halinde ise ateş bulmak öyle kolay değildir, bulsanız bile ocağı yeniden yakmak zordur.

Siz bakmayın şimdi Anadolu’ da geçmişi yüz yıl bile geriye gitmeyen türlü çeşit sobaların varlığına.
Ocağın yakanı hep evin koca karısı dediğimiz, bilge anasıdır.

Siz bakmayın şimdi “koca karı” kelimesinin bir alay ve aşağılama ile söylendiğine.

Ateş yakar ocağı. Ocakta kaynayan aş akşama öğün olur. Aile ocağın etrafında oturup yer yemeğini.
Geniş anlamda “alev” demektir ateş.

HRANT

Alev aydınlatır odayı.
Ateş ısıtır.

Ocağın alevi sadece tek göz odalı ev halkının yüzlerini aydınlatsa da duvarlar hala bir hayalet gibidir çocuklar için.

Aydınlatma için henüz idare lambası, gaz lambası ve hele lüküs lambası çıkmamıştır.

Çırayı kim nereden bulacak da yakacak, öyle pahalı ki.

Ocağın alevi, etrafına toplanan insanların yüzlerini arada bir yalar.
Çocuklar değil sadece, ocağın etrafındaki büyükler de alevin sırayla yaladığı yüzlerde türlü çeşit suretler yaratırlar.

Hrant bir ocakta “Kamp Armen’de” büyüdü.

Yetimhane de diyorlar. Ama “ocaktır” aslında bütün yetimhaneler, bütün yetiştirme yurtları.

Hrant, büyüdüğü yetimhanenin, ocağın ağabeyidir, ağasıdır, “ahpariğidir.”

Adında saklı anlamı, “alev” anlamını ve somut olarak aydınlatıcı olmayı belki de en çok o ocakta kullandı kendisi gibi diğer yetim Ermeni çocuklarını aydınlatırken.

HORANDE – HORANTA
Ocak yanıyorsa, ocak tütüyorsa, akşam yemekleri bütün hane halkı ile hep bir arada yeniyordu.

Çarşı pazarda, köylümüz kendi tanıdığı birisine rastladığında ve yanında karısı ve/veya çocukları da varsa, rastladığı kişiye ailesini “benim horanta” diye tanıtırdı.
Aile kelimesi Anadolu halkının diline çok sonraları, geçmişi yüz yıl bile olmayan, yakın zamanlarda geçmiştir.

Köylümüz karısını ilçeye, haydi diyelim “şeere-şehere-şaara” hepsi Farsça ve aynı anlamdadır, söylenişi farklıdır, doktora götürdüğünde karısını doktora “horantam” diye tanıtır.

Aslı Farsça “xor”, yemek kelimesinden gelir.   

Xorande ve Anadolu ağzında “horanta” kelimesi ise “bir sofradan beslenenler, hane halkı**” demektir.
“Çok hora geçti” deyimi de xor kelimesinden, Farsça yemek kelimesinden gelir.
Türklerin Anadolu’ya gelirken bir süre konup göçtükleri Fars topraklarından alıp getirdiği ödünç bir kelimedir “horanta” kelimesi.

Siz bakmayın şimdi “aile” kelimesinin yerine de “ebeveyn” denmesine.
Ocak yoksa, aş kaynamıyorsa, hane halkından birisi zamansız göçüp gitmişse, kıran-kıtlık gelip biçmişse, savaşlar, kırımlar, sürgünler gelmişse ardı ardına, sofra da kurulmuyor, horanta da olmuyor o hanede.

…/…
Ocak ayında kaybettiğimiz Hrant, adının Türkçe “ALEV” anlamına rağmen söndü gitti.

Aydınlarımız en çok Ocak ayında “alevin ve ateşin” en az olduğu, en etkisiz olduğu bir zamanda kırıldılar.
Siz bakmayın şimdi “horanta” kelimesinin kullanılmadığına veya sadece yaşlı ve köy kökenli insanlar arasında kullanıldığına.

Bunun asıl nedeni bu kelimenin, “horanta” kelimesinin eski, modası geçmiş bir kelime olması değildir.
Bunun nedeni artık hane halkının bir sofrada yemek yemediğindendir.

Artık “hane halkı” var mı, orası başka bir konu.
Bir sofrada yemek yenmeyince “horanta” da olunmuyor.

Büyük bir sofraydı Anadolu.
Büyük bir sofraydı yetimhaneler, yetiştirme yurtları ve Kamp Armen.

…/…

Bir yanda GOMİDAS, bir yanda onun hemşerisi Hisarlı Ahmet.
Bir yanda Ciwan GASPARYAN bir yanda Binali SELMAN.

Bir yanda Ara-myan GÜLER-YAN, bir yanda Güngör ÖZSOY
Uzar bu liste, kısalmaz.

Sofra kalmayınca, sofradan beslenenler de kalmadı.
Bir sofradan beslendik hep, bugünlere geldik.

…/…
Kimsenin ocağı sönmesin.
Alev hepimizi aydınlatsın.

Ocağınızı sizin de içine düştüğünüz aşk odu ile yakın.
Sevda türküleri ile kaynatın aşınızı.

Sofranızda bereket, hanenizde dirlik daim olsun.

Recep Babayiğit

Aşk illaki,



(*) Ahpariq: Ağabey, kardeş

(**) Horanta: Bir sofradan beslenenler, hane halkı. Ahmet Vefik Paşa Lügat-ı Osmani - 1876