16 Aralık 2018 Pazar

BU BİR TESADÜF MÜ?



Yoldaş Stalin’in artık siyaset literatürüne geçmiş bir sözü vardır.
Yoldaşları ile toplantıda sorar Stalin:
-Yoldaşlar, bu bir tesadüf müdür?
Sorduğu soruyu yine kendisi cevaplar:
-Hayır yoldaşlar, bu bir tesadüf değildir.

 …/…

Deterministik açıdan bakmıyoruz, astrofizik de bizim konumuz değil.
Ama bir de yaşadıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız var onca yıldır yaptığımız YURT GEZİLERİNDE.

…/…

10-11 ARALIK, 2016     LATMOS KAYA RESİMLERİ – BAFA GÖLÜ - LABRANDA - MACAR EVLERİ – MİLAS

İDOL BRANSKI
Teos Antik Kenti anfi tiyatrosu
Yılbaşı öncesi bir Yurt Gezisinde Latmos’ ta MÖ 9000 yıllarına kadar giden kaya resimlerinden sonra sahilde Sığacık’ta Teos antik kentinin küçücük anfi tiyatrosunda Nesin Vakfı yapraklı takvimine basılı Aziz NESİN hikayelerini bir araya getirip zarflıyorum.

Zarfın üzerine hikayenin adını yazıyorum.

Üzeri yazılı zarfları başka ve sarı bir zarfa koyuyorum. Sarı zarfların üzerine geziye gelenler isimlerini yazıyorum.

Anfi tiyatronun basamaklarına oturmuş dostlarıma belki de uzun yıllardır almadıkları mektuplar dağıtıyorum bir postacı gibi veya yılbaşı hediyesi dağıtan Noel Baba gibi.

İlk basamakta oturan Dr İlham TOKATLI DİLMEN Hanım zarfını açıyor, iç zarfın üzerini okuyorum:

İDOL BRANSKI

Takvim yapraklarını koparırken bu kısa öykü aklımda kalmıştı ve “olamaz,” diyorum. Bu nasıl bir tesadüf?

Öyküde adı geçen ve annesini kaybettiği için günlerdir susmadan ağlayan yavru köpek yanına konan ve annesinin kalp atışı zannettiği tiktaklı çalar saatin tiktakları ile rahatça uyurken, bu öykünün uzmanlık alanı “kardiyoloji” olan Dr İlham Hanım’a verilmiş olması tesadüf müydü?

13 - 15 EKİM,  2017      GÖLLER BÖLGESİ KÜLTÜREL VE DOĞAL ÇEVRE YURT GEZİSİ
AKÇA KÖY – FAKİR BAYKURT
Eber Gölü – henüz kurumadan

İki yıl önce planlanan bu Yurt Gezimizi Fakir BAYKURT anısına yapıyoruz.
Fakir BAYKURT BURDUR-YEŞİLOVA İlçesi AKÇAKÖY’ den Köy Enstitülü öğretmen yazarlarımızdandır.
13 Ekim’ de AKÇAKÖY’ deyiz. Köy kahvesinde Fakir BAYKURT’ u anlatıyor Ecemiz Ayşenur TAKAZ Hanım.
Muhtar arada söz verdikçe Ayşenur Hanım’a, şaşırarak öğreniyoruz Fakir BAYKURT’ un ölüm tarihinin 11 Ekim, 1999 olduğunu.
İki yıl önceki plan bugüne denk gelsin, diye yapılmamıştı.

19 - 20 MAYIS   DAĞLIK FRİGYA KERVANI - İKİ KERVANSARAY ARASI MEKKARE 
EĞRET HAN – DÖĞER HAN - AFYON
Eğret Han

Afyon – Susuz Osman Köyü bozkırında son Zincirli kuyu
 
19-20 Mayıs, 2018 tarihlerinde Faruk Nafiz ÇAMBIBEL anısına yapmış olduğumuz İKİ KERVANSARAY ARASI MEKKARE Yurt Gezimizde kolektif görev alan Serap GÜNDÜZ, Selçuklu döneminden kalma Eğret Han’ da Faruk Nafiz ÇAMLIBEL sunumunu yaptığında böyle bir kervansarayın içinde bulunmaktan çok mutlu olduğunu söylüyordu.
Serap Hanın sunumunu yaptıktan sonra şairin ünlü Han Duvarları şiirini okuyorum kervansarayın içinde.
Belki de ilk defa böyle bir şiirin sesi değiyor kervansarayın taş duvarlarına ve kervansaray kervansaray olduğunu hatırlıyordu.
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL’ in  “Han Duvarları” isimli uzun destansı şiirine esin kaynağı olan kervansaray Niğde – Ulukışla İlçesi’nde bulunan Öküz Mehmet Paşa Külliyesi içindeki Ulukışla Kervansarayıdır.
Faruk Nafiz ÇAMLIBEL sunumunu yapan Serap GÜNDÜZ sunumdan sonra “ben de Ulukışlalıyım” dediğinde bunun bir tesadüf olduğunu kim söyleyebilirdi?

17 – 19 ŞUBAT             BİR ROMAN BİR ŞEHİR – KURA ÇÖZÜLDÜ 1-2-3
ARDAHAN- KENAN KARABAĞ - ZAMANSIZ KAÇIŞLAR – 3
Zamansız Kaçışlar yaptık.
Bir Roman Bir Şehir projeleri yaptık ve uyguladık.
Zamansız Kaçışların birinde Kenan KARABAĞ dostumuzun Kura Çözüldü 1-2-3 dizi romanları arka planında Ardahan’ a gittik.
18 Şubat akşamı otelin yemek salonunda sadece biz varız.
Zamansız kaçan herkese torbamdan çekip çıkararak rastgele Atilla İLHAN’ ın şiir kitaplarını hediye ediyorum.
Fatma KORCAN Hanım’a Atilla İLHAN’ ın “Duvar” adlı şiir kitabı geliyor.
Fatma KORCAN Hanım şiir kitabından şöyle rastgele bir yer açıyor,27. sayfa.
Şiirin adı: ümmühan
Gözleri dolu dolu olan Fatma KORCAN Hanım, “bu nasıl olur, anlayamıyorum,” diyor.
Bir süredir annesi ile kırgın olan Fatma Hanım, kendisine hediye edilen şiir kitabını şöyle bir açtığında ve açar açmaz “ümmühan” şiirini gördüğünde, bunun ona bir mesaj olduğunu ve annesini araması gerektiğini söylüyordu.
Fatma KORCAN Hanım’ ın annesinin adı: Ümmühan
Belki de daha çarpıcı olan ise şairin bu şiiri “Annem’e” diye yazmış olması ve şiirlerinde ilk ve son defa büyük harf kullanmış olmasıydı.
 Annem’e
(…)
artık bir yol kahbeye çıkmış adı
veli ister dönsün ister dönmesin
kırılmış hasret kuşunun kanadı
gayrı uçamaz
zaman zaman birkaç sarhoş toplanır
ayran suyu’nun başında ümmühan’ı oynatır
oynar ama içi kan ağlar
neylesin deli gönül veli’sinden geçemez
şimdi bir türkü yakılmaz mı adına
dal boylu dalyan vücutlu çilekeş ümmühan’ın
pehlivan ile birleşmiş macerası
birinin bağrı oyulmuş diğeri üryan kılınmış
derken ağızdan ağıza yakılmış türküsü
eksilmez dağların yadigarı
köz düşmüş yanar ciğeri
var m-ola bundan beteri
pehlivan yıkıldın ümmühan gibi
düştün mü ümmühan pehlivan gibi
                     Atilla İLHAN-Duvar-ümmühan
…/…

Ağustos, 2016
SILVAN – SYLVIE – SELVİ 
Ağustos başı Selman AK dostumla dünyanın en yaşlı beşinci ağacını 4112 yaşındaki Porsuk Ağacı’ nı görme heyecanı ile ZONGULDAK-ALAPLI İlçesi GÜMELİ Beldesi Karapınar Yaylası’na gidiyoruz.
Gümeli beldesi, Gümüşhane-Kürtün-Güvenç Abdal Ocağı’na bağlı “Çepnilerin” yoğun olarak yaşadıkları bir belde. 
Ağacı görmeden önce Ereğli’ ye, Cehennem Ağzı Mağaraları’ na giderken genç bir İsviçreli’ yi alıyoruz aracımıza.
İsviçreli gencin adı SİLVAN.
Mağaraların birinde yanımıza yanaşan, ama oralı, Ereğlili  olmadığı her halinden belli olan gence soruyorum. 
-          Nerelisin? 
-          Diyarbakırlıyım abi. 
-          Neresinden? 
-          SİLVAN-lıyım abi.  
İsviçreli gence, Silvan’ a sesleniyorum. Gelip Silvan-lı genç ile tanışıyor.
Hiçbir şey tesadüf değildir.
Tesadüf olmayan başka o kadar çok şey var ki.
Aşağıdaki isimlerden hangisini alırsanız alın, hepsi SİLVAN ile ilgili, hepsi o kelimeden türemiştir.
Hepsinin, yani SİLVAN‘ ın, yani SELVİ ormanın ana yurdu bu topraklardır, yani Suriye ve Lübnan’ı da içine alan Anadolu topraklarıdır.
SİLVAN: İbranice’ deki anlamı “orman“
SILVIE – SELVA – SİLVA ve Türkçe’ de SELVİ, aynı anlama gelen SİLVAN‘ ın feminen halidir.
SELVİ: Yapraklarını dökmeyen uzun boylu kozalaklı bir ağaç türüdür.
TRAN-SİLVAN-YA: Bugünkü Romanya‘ da ormanlık bir bölge
PEN-SİLVAN-YA: ABD’ de orman bakımından zengin bir eyalet
***//***
İsviçreli genç SİLVAN ile Diyarbakır‘dan gelen SİLVAN-LI genç Zonguldak – Ereğli‘ de Cehennem Ağzı Mağaraları’ nda nasıl karşılaşıyor?
Bir de, bu topraklarda yaşamış PİR SİLVANUS vardır.
Kimi kaynaklar PİR SULTAN ABDAL‘ ın aslında PİR SİLVANUS olduğundan söz eder. Konuyu Alevi tarih yazıcılarına bırakalım.
PİR SİLVANUS bir aziz değildir, o, yedinci yüz yılda yaşamış bir halk ozanıdır ve Bizans‘ın baskıcı ve yok edici Ortodoks zulmüne karşı bu topraklarda, kökleri Sümerlere, Hititlere kadar giden bin yıllardır yaşayan Anadolu inancını savunmaktadır.
Pir Sultan ABDAL gibi, taşlanarak öldürülür, gelenek devam eder.
O halde bir soru:
Neden sadece bu topraklarda olmak üzere mezarlıklara hep SELVİ – SERVİ AĞACI dikilir?
SELVİ ağacı dikilir, çünkü bilinmeyen nedenin altında yatan “sır“ her dikilen SELVİ AĞACI,  PİR SİLVANUS – PİR SULTAN ABDAL anısı yaşasın diyedir.
Her SELVİ – SERVİ ağacı dirençtir ve göğü delen başları ile en az 2000 yıl yaşarlar.
Uzaklardan bakıldığında PİR SİLVANUS‘ un nöbete durmuş CANLARINI andırırlar.

31 Mart, 2018
EĞRET – DÖĞER ARASI – SUSUZ OSMAN KÖYÜ-HUMA KUŞU
MÜKERREM KEMERTAŞ
Yola devam ediyoruz Selman’la.
Eski adı Eğret, Anıtkaya Köyü’nden bu yana, Eğret Han’dan bu yana iki saate yakındır yürüyoruz.
Bir çıngıraklı kuyudan su çekiyoruz kovalar dolusu.
Kurdun kuşun içmesi için kuyunun yalağını su ile dolduruyoruz.
Önden gidiyorum, asfalt yolun solundan ve topraktan, kenardan.
Asfaltın üzerinde bir kuş görüyorum, serçeye benziyor, ama değil.
Saka kuşuna da benziyor, ama değil. İskete olabilir mi?






Kuş sırt üstü asfaltta yatıyor.
Ölü sanıyorum.
Ölü bir kuş ise, alıp yolun kenarına, toprağa bırakacak oluyorum.
Ayak seslerimi fark etmiş olmalı, kuş biraz kıpırdıyor.
Gözlerini aralıyor sonra.
Sırt üstü yatan ve dönemediği için sadece minik ayaklarını kıpırdatan bebeklerin yaptığı gibi, kuş minik pençelerini kıpırdatıyor.
“Beni fark edin, buradayım,” demek istiyor.
Elime alıyorum kuşu.
Seviyorum. Konuşuyorum onunla.
Pırpır eder ya yüreğiniz, ”kuş gibi pırpır etti yüreğim”, deriz ya, kuşun yüreğinin pırpır edişini hissediyorum avcumun içinde.
Bakıyorum, görünürde yarası beresi yok kuşun.
Hızla gelen araçların birisi çarpmış olmalı.
Kuş henüz yavru, belli ki, hızlı kanat çırparak kendini kurtaramamış zavallı.
Selman alıyor eline.
Susuz Osman Köyü’nden İhsaniye ilçesine kadar yürüyoruz, mekkare.
…/…
Umay kuşudur talih kuşunun adı.
Bilinen yaygın adı ise “huma” kuşudur.
İrani halklarda bunun adı Simurg’ tur.
Bizim türkülerimize de geçmiştir.
31 Mart, Cumartesi günü, yani tam da kuşu bulduğumuz gün, yoldayken  kaybettik o kendine özgü sesi olan Mükerrem KEMERTAŞ Usta’yı.
En güzel o söylerdi bu türküyü, Huma Kuşu türküsünü.

Huma kuşu yükseklerden seslenir
Yar koynunda bir çift suna beslenir
Sen ağlama kirpiklerin ıslanır *
Ben ağlim ki belki gönül uslanır

Başına devlet kuşu kondu, diyoruz.
Eskiden başına huma kuşu, umay kuşu kondu, derlerdi.
Hep yükseklerde uçar, yükseklerden seslenir huma kuşu türküde olduğu gibi.
Bulduğumuz kuş Mükerrem KEMERTAŞ’ tan haber mi getiriyordu bize yoksa?

27 - 29 EKİM                BİR NEHİR DOĞUYOR - SAKARBAŞI’ NDAN – KARASU’ YA
                                    NEHİRLER YURT GEZİSİ

Bir nehrin doğuşunu gördük Sakarbaşı’nda sabahın ayazında.
Sakarya olup akıyor Sakarbaşı

Yüzlerce kilometre aktık biz de nehirle birlikte.
Adapazarı’ na geldik, Sakarya’ ya demek gerekir.
Adını bir nehirden alan tek kentimizdir Sakarya.
Adapazarı’ nda Sakarya Irmağı’na son karışan “kavşutu” Melas Çayı’ nı ve çayın üzerine yapılan Jüstinyen Dönemi Roma Köprüsü’nü görüyoruz.
Köprüden sonra Yıldız ÖZ Hanım ile konuşuyoruz, bizi Adapazarı’nda yaşayan teyzesi veya dayısında çay içmeye davet ediyor. Memnun oluyoruz.
Yıldız Hanım bizi köprüye yakın oturan dayısının evine götürüyor.
Öyle çat kapı gelmiş gibi oluyoruz, ama Yıldız Hanım’ın yengesi, kuzenleri ve erkek kuzenin eşi bizi çok sıcak karşılıyorlar.
Erkek kuzen yeni evlenmiş. Kalkmadan önce “yeni evliler için hep birlikte koro türküsü söyleyelim, sonra da ben gelin ve kız (kuzen) için bir deyiş söyleyeceğim,” diyorum. Önce yeni evliler için söylüyoruz hep birlikte.

İki de keklik bir kayada ötüyor
Ötme de keklik derdin bana yetiyor
Annesine kara da haber gidiyor
Yazması oyalı kundurası boyalı yar benim

Sonra ben bir deyiş söylüyorum gelin ve kız(kuzen) için.

Bir kız ile bir gelinin yar yar bahsi var
İkisinin cüda düşmüş yar yar arası
İmanım da yar yar arası
Kadir mevlam hub yaratmış yar yar onları
Hilal hilal kaşlarının arası yar yar arası
İmanım da yar yar arası,
Kul Mustafam der ki yar yar ben de akayım
Akayım da yar bendimi yar yar yıkayım
Eğil güzel al yanaktan bir yol öpeyim
Gamzesi hoş kaşı kara yar ister gönül
İmanım da yar ister gönül

O günün sonunda Sakarya’nın Karadeniz’ e dökülen yerinde, Karasu-Yenimahalle’de gün batımı ile yemeğimizi de yedikten dönüş için kalkıyoruz.
Dönüş yolu sohbetlerimize başlıyoruz araç içinde.
Yıldız ÖZ Hanım söz alıyor.
-Recep Bey o söylediğiniz deyiş beni, yengemi ve kuzenlerimi perişan etti. Deyişi söyledikten sonra deyişin kime ait olduğunu söylediğinizde biz hepimiz göz göze geldik yengem ve kuzenlerle.
Yengemin gözleri doldu, ben de öyle. Ağlamamak için kendimizi zor tuttuk.
Siz nereden biliyordunuz daha bir ay kadar önce genç yaşta kaybettiğim dayımın adının “Mustafa” olduğunu?
Bilemezdim.
Ama tesadüf değil, bildiğimiz ve hep söylediğimiz gibi.

23 - 24 KASIM  AY BÜYÜRKEN UYUYAMAM*  ZAMANSIZ KAÇIŞLAR – 9
                                    AY IŞIĞINDA ANTİK ZAMANLAR        
                                    AIZONAI GECE YÜRÜYÜŞÜ
                                    (*) NECATİ CUMALI

Yine bir zamansız kaçıştayız. Dolunayda antik zamanlar yaşamak için Kütahya-Çavdarhisar- Aizanoi antik kentindeyiz.
Necati CUMALI anısına yapıyoruz bu Yurt Gezimizi ve Necati CUMALI sunumu için kolektif görevi Resmiye ŞEFKATLİ Hanım’ a veriyoruz.
Resmiye Hanım sunumunu dünyada bir benzeri daha olmayan Aizanoi anfi tiyatrosunda yapıyor, ilgi ile dinliyoruz.
Necati CUMALI’ nın Makedon göçmeni bir Urlalı olduğunu söylerken sesinde titreme oluyor.
Kendisinin de bir Makedon göçmeni olduğunu söyleyen Resmiye Hanım “bu nasıl bir tesadüf?” derken, artık hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bilen tiyatronun basamaklarında Resmiye Hanım’ ı dinleyen Yurt Gezginleri “hiçbir şey tesadüf değildir,” demeyi ihmal etmiyorlar.
İyi, ama sunum sonunda Resmiye Hanım’ a armağan olarak verilecek kitabın seçiminde Ümran KALAFAT Hanım acaba birilerinden mi haber aldı Resmiye Hanım’ ın Makedon göçmeni olduğunu ve gidip de ona Necati CUMALI’ nın ölümsüz eseri, bir Balkan trajedisini anlatan “MAKEDONYA 1900” romanını aldı?




01 - 02 ARALIK KEFE YAYLASI - YATAĞAN – SERİNHİSAR – LEODIKYA - GÜNEY ŞELALESİ
ALTIN KİRPİ
Bu sefer Hayri DEV Usta anısına yapılan bir Yurt Gezisindeyiz ve Leodikya’ nın iki dev anfi tiyatrosundan Helenistik dönemde yapılanın basamaklarındayız.
Yine Nesin Vakfı’ nın takvim yapraklarındaki tefrika öykülerden yapılan zarflar ve üzerleri katılanlar adına yazılmış başka zarflar.
İzmir’den misafirlerimiz de var aramızda.
Herkese isim okuyarak dağıtıyorum zarf içindeki öyküleri.
İzmir’den gelen misafirlerimizden Şeref GÜL aldığı zarfı açıyor ve iç zarfın üzerinde yazan hikayenin adını görünce şaşırıyor ve hemen araya giriyor heyecanla.
Eşi Meral Hanım’ ın kendisine bir çok sevimli isimler bulduğunu ve onu kullandığını söylerken eşinin kendisi için en son bulduğu ismin “kirpi” olduğunu söylüyor Şeref Bey.
Şeref Bey’ in aldığı zarfın içinde çıkan hikayenin adı hepimizi gülümsetiyor:
ALTIN KİRPi

4 K  
Bir Roman Bir Şehir kapsamında bu sene dört proje yaptık ve hepsini de gerçekleştirdik.
Dört projenin de adının baş harflerin “K” ile başlaması nasıl bir tesadüf ile açıklanabilir ki?
K-        KURA ÇÖZÜLDÜ
K-        KAPANCA SOKAK
K-        KERVANKIRAN
K-        KERİMOĞLU

İyi de, ya

KARADENİZ KIYILARINDA KONSER
KARABOĞAZ SAHİLİNDE YAZLIK SİNEMA KEYFİ
KANYONLAR YURT GEZİSİ
KERKENES DAĞI PTERIA SUR DUVARLARI
KEFE YAYLASI
ne demek oluyordu?
Hepsi mi tesadüftü?

…/…

Belki de haklıydı Murathan MUNGAN “aşk tesadüfleri sever” derken ve tam da Müslüm GÜRSES’ in sesine ve ruhuna uygun bir şiir yazdığında.
Aşk tesadüfleri sever

Aşk tesadüfleri sever
Kader ayrılıkları
Yıllar geçmeyi sever
İnsan aramayı

Güller açmayı sever
Zaman soldurmayı
Eller birleşmeyi sever
Yollar ayrılmayı

Herkes geçmişi öder
Bir yol ayrımında
Başlamak istersen
Yeni bir hayata
Gölgeni yedek
Bırak ardında

 Hiçbir şey tesadüf değildir. Her şey bir ağın içinde deviniyor.
Arapçada “şebeke” kelimesinden geçiyor dilimize.
Batı dillerinde ve yeni uydurulan bir kelime çıkıyor karşımıza: network
Türkçe’ de “ağ” diyoruz.
Hangi dilde ararsanız arayın, bir ağın içinde deviniyor her şey.
Aynı ağın içinde devinen kelimelerin, insanların, dillerin, hayvanların, bitkilerin, canlı ce cansız varlıkların her şeyin, ama her şeyin belirsiz bir zaman ve mekan içinde bir araya gelmesi, buluşması kaçınılmazdır.
Bu aslında her biri şiirsel bir şekilde bir araya gelişlerin, karşılaşmaların, buluşmaların sırrını aramak gereksizdir.
O nedenle biz “hiçbir şey tesadüf değildir” diyoruz.
Her şey bir “tesadüfler rapsodisidir.”

Aşk illaki,
Recep Babayiğit

11/12/2018





EMANETLER: EMANET ÇEYİZ (*) EMANET BAĞLAMA



(…)
Ablacığım, biz gidiyoruz. Amma döneceğiz, amma dönmeyeceğiz! Ne olacağımız belli değil! Dedi, Minoğlu’nun karısı.

-Bunlar kızlarımın çeyizleri! Size emanet! Gidip gelememek, gelip görememek var! Gelirsek verirsin kızlarıma. Dönemezsek ver bir fukaraya, hayrımız olsun! Yeyip içtik birlikte… Çok yardım ettin bize. Hakkını helal et! 
(sayfa 13)
…/…

“Bak oğlum, yaz bunları! Git Yunanistan’a, Minoğlu’nun kızlarını, torunlarını, bul. Deden yıllarca iki çuval çeyizi, bir ipekli yorganı saklattı. “Bir gün dönerler” diye. Hala ananın sandığında durur. Git ara, bul Eleni’yi, Safiye’yi… Kimleri kalmışsa verelim çeyizlerini!” dedi. 
(sayfa 15)
…/…

Aleko Amca beni tanıttı. Nerden, niçin geldiğimi, kendilerini nasıl bulduğumuzu anlattı. Yanni kalkıp sarıldı boynuma!
“Demek sen bizi aradın” Demek sen Minoğlu’unu aradın?” diyor, bir yüzüme bakıyor, bir boynuma sarılıyordu.

Dedesi Denizli’den gelmiş. Soyadının Rumca’ ya çevrilmesini istememiş. “Ben Denizlili Minoğlu olarak geldim, Denizlili Minoğlu olarak gideceğim!” demiş. (…) 
(sayfa 320)

Hayri DEV anısına 01-02 Aralık tarihlerinde yapacağımız KEFE YAYLASI-YATAĞAN-LEODİKYA Yurt Gezimiz öncesinde Hayri DEV’ in küçük oğlu Zafer DEV ile görüşüyorum.

-Bizden bir isteğiniz var mı? 

-Yok Abi.
-Sizler hayatını müzik ile babanızdan miras kalan müzik ile kazanan insanlarsınız, bir tane keman alıp hediye etsek sizlere?

-Olur Abi.

-Bir kemanın fiyatı nedir, bize onu söylerseniz, size bu parayı getirelim, katkımız olsun.
Zafer DEV başka şeyler söylemek istiyor, ben keman derdindeyim.

O başka bir telden çalıyor aslında, ben kemanın gıygıyındayım sanki.

Hemen uyanıyorum, hemen utanarak uyanıyorum bu halimden.
-Zafer Kardeşim, bize satacak bir şeyin, bir mahsulün var mı, alalım, katkımız olsun.
-Var Abi, cevizim ve nohudum var.
-Tamam, alırız.
-Zafer Kardeşim, bende hiç kullanılmamış güzel bir bağlama var, bir de bir hanım arkadaşımız verecek, gelirken size getirsek, işinize yarar mı?
-Yaramaz mı Abi, getirin.

…/…

Denizli adı “Domuzlu’ dan” gelir. Türkçe’ de, Türkmen ağzında “deniz” kelimesinin içindeki “n” harfi genizden söylenir, “dengiz” olarak okunur.
“D” harfi ise çoğu yerde sert okunur ve “t” sesi çıkar halk ağzında. M ve N harfleri ise çoğu zaman yer değiştirir.
Domuzlu, “tomuzlu-donuzlu-donguzlu-tonguzlu” olarak okunur. Türkmen ağzı Türkçesinde domuz kelimesi tam olarak böyle, “donguz” olarak söylenir.
Denizli’ de deniz yoktur, ama adının “domuzdan” geldiğini örtebilmek, kapatabilmek için domuz-deniz dönüşmesi sağlanır hiç de ayrıksı düşmeden.
İbni Batuta 14. Yüzyılda yazdığı seyahatnamesinde Denizli’ye uğradığında şehrin adının etrafta bulunan çok fazla domuzdan dolayı “Domuzlu” olarak bilindiğinden söz eder.

…/…

30 Kasım, Cuma gecesi yola çıkacağız.
En çok Hayri DEV’ in yaşadığı, nefes aldığı, beslendiği damarı görmek için çıkıyoruz yola.
Gitmeden, yola çıkmadan Zafer DEV ile bir kaç görüşme daha yapıyorum.
Kemanı unuttum, utandım, keman lafı yok artık.
Utanmama neden olan şey, Zafer DEV Kardeşimin bana söylemek istediğini geç anlamamdandır.
Bu sefer o girmeden söze, ben giriyorum doğrudan.
-Zafer Kardeşim, yanlış anlama, size erzak getirsek nasıl olur?
-Abi ben de onu diyecektim.
-Çekinmeyin o halde, ne ihtiyacınız var?
-Ne diyeyim Abi?
-Tamam, anladım.
…/…
Kemal YALÇIN, EMENAT ÇEYİZ – Mübadele İnsanları, romanında emanet çeyizi anlattığı yukarıdaki alıntılarda adı geçen MİNOĞLU mübadele ile Yunanistan’ a gönderilen Denizlili, Honazlı bir Rum vatandaşımızdır.
Honaz (Colossai) Denizli’ nin bir ilçesidir ve dibinden yükselen Honaz Dağı Ege’nin en yüksek dağıdır ve Ege Bölgesi ile Akdeniz Bölgesi’ni ayıran doğal bir sınırdır.

…/…

Anadolu’da nerede LADİK adı ile bir coğrafi yerleşim yeri varsa, burasının kraliçe LEODİKYA, tam adı ile yazacak olursak, LAODİKEIA, adına kurulmuş bir yer olduğunu anlarız.
Leodikya Denizli’nin ilk kurulduğu ve hala muhteşem görünümü ile bir antik kenttir.
II.Antiochos kenti karısı LEODİKE için kurmuş ve kente, LAODIKE’nin yeri, yurdu anlamında LAODİKEIA adını vermiştir.
Kente ünlü Bizans Kapısı’ndan girip, mermer döşeli yoldan yürürken, solda yarısı kırık mermer bir panodaki av sahnesinde bir av köpeği ile bir domuzun kavgasını görürsünüz, işte DENİZLİ, dersiniz.

…/…

01 Aralık, Cumartesi günü erken saatlerde Buldan’ da dostlar sofrasında yapılan kahvaltı sonrasında yürüyüş için çıktığımız KEFE YAYLASI’ nda bizi başı karlı Honaz Dağı karşılıyordu. Minoğlu’ nun Honaz’da yaşarken her sabah uyandığında evinin penceresinden gördüğü o Honaz Dağı.

Kefe Yaylası – arkada başı karlı Honaz Dağı zirvesi
 
…/…

Bir adım ötesi, güneyi Hayri DEV’ e yerlik, yurtluk yapmış olan MASIT.

Varıyoruz DENİZLİ-ÇAMELİ-Gökçeyaka Köyü’ ne.

Soluduğumuz hava Hayri DEV’ in Masıt Kırıkları, Gireniz Havaları.

Doluşuyoruz bir zamanlar Hayri DEV’ in yaşadığı evin küçük bir odasına, tam 26 kişiyiz.

Bayram Abi, Bayram DEV, Zafer Kardeşim, Zafer DEV başlıyorlar Hayri DEV’ den miras devraldıkları Masıt ve Gireniz Havaları’ nı çalıp söylemeye.

Arada bizim üstadımız Arif IRGAÇ Bey eşlik ediyor DEV ustalara mey ile.

Elimdeki İskilip işi erik ağacından kaşıklarla Masıt Kırığı’ na eşlik ederek ve Hayri DEV’ in oynadığı gibi oynamaya çalışıyorum Zerrin AKBAYTUAN Hanımla.

Bayram Abi, “babam gibi oynadın,” diyor gözleri dolarak.

Akşam ne çabuk oldu, ne çabuk bitti muhabbet?

Cevizler alındı, nohut alındı.

Erzaklar boşaldı araçtan, kimselerin gözüne sokmadan yerine yerleştirildi.

Ardıç ağacından yapılma, Hayri DEV imzalı “balta tekne” üç telli curalar alındı.

Hepsi katkı, hepsi paylaşmak için hayatı.

…/…

Lakin birisi benim, diğeri Ümran KALAFAT Hanım’ın bağlamaları gelemedi.

Çoğu erzak olan yükümüz o kadar çoktu ki.

Bağlamalar kırılmasın, zarar görmesin, diye 01 Aralık buluşmasına getiremedik bağlamaları.

Ama sözümüz var, getireceğiz.O bağlamalar artık bizim değil, tıpkı Minoğlu’ nun kızları için bıraktığı çeyiz gibi “emanet” onlar.

Veda vakti.

-Bayram Abi, bağlamaları getiremedik, ama söz ben onları size getireceğim. Onlar artık sizin, bizde sadece emanettir onlar.


…/…


06 Aralık, Perşembe gecesi biniyorum Denizli otobüsüne daha aradan bir hafta bile geçmeden.

Emanet var.

Bir zarar gelmesin, diye yanımdaki koltuklara bağlamaları koymak için, iki kişilik bilet alıyorum.

Emanet daha fazla beklemez, bekletilmemeli, bir an önce yerine teslim edilmelidir.

Halkımız emanete kendi malından daha çok kıymet verir, sadık kalır.

Belki de o emanet bir öksüze, bir yetime, romanda adı geçtiği gibi, gelin olacak bir kıza aittir.

07 Aralık, Cuma sabahı varıyorum Denizli’ye, saat 07.55 Saat 08.00’ de Çameli otobüsüne biniyorum.

Saat 10.00 Çameli’ndeyim. Bayram Abi karşılıyor beni, yanında JEROME Abi de mi var ne?

Önce emanetleri teslim ediyorum Bayram Abi’ye. Derken birer çay içiyoruz, birer çorba ardından. Sonra kalkıp ÇAMELİ – Hayri DEV Kültür Merkezi’ni geziyoruz. Gözlerim doluyor.

Çameli – Hayri DEV Kültür Merkezi

Derken Zafer DEV, Zafer Kardeşim de geliyor köyden.


Muhabbet çok uzamıyor, Zafer DEV boğazından rahatsız, doktora görünmesi gerekir. Yarın Denizli’ de Hayri DEV anısına Denizli Belediyesi’nin konuğu olacaklar ve orada sahneye çıkıp çalıp söyleyecekler. Zafer DEV bağlama ustası, sabırsızca alıyor bağlamayı eline, beğeniyor.

-Recep Beyciğim, bize sayısız kafileler geldi gitti, hiç birisi sizin kafile gibi değildi.
Kışı odun kömürsüz geçirdim. Açık kalp ameliyatı oldum, beş damarım değişti. İş yapamadım.Çok sıkıntılarımız oldu. Bizi çok mutlu ettiniz. Allah hepinizden razı olsun.

-Ne demek Bayram Abi, sizler sahip olduğunuz hazineden bize bir parça verdiniz gönülden, sizin verdiğiniz hazinenin yanında bizim yaptıklarımızın lafı mı olur?

Ne diyebilirdim ki başka?

…/…

Denizli üzerinden aynı gün dönmem gerekiyor.
Yazıhanenin önünde ÇAMELİ - FETHİYE otobüsü duruyor.
Bir hafta önce geldiğimizde Çameli’ den Fethiye’ye  Torosları aşıp giden 90 kilometrelik yolu görünce meraktan giden aklım, bu yolu ne zaman ve nasıl geçebilirim, diye içimden geçirdiğim heyecanımı yeniyor ve bir dakika içinde karar vererek “Bayram Abi, ben Denizli’ ye değil, Fethiye’ ye gidiyorum,” diyorum ve iki saatlik bir yolculuktan sonra Akdeniz’ e kavuşuyorum.

Dağlar kar beyazıydı.
Ormanlar karaçam yeşili.
Gök bir atlasa benziyordu, masmavi.

Torosların geçit veren yerlerinden Akdeniz görünüyordu “bu kadar, bu kadardı Akdeniz.” (**)

…/…

Kimsenin emaneti kalmasın sizde.
Söz de bir emanettir, sevgi de.
Emaneti vaktinde ve yerinde teslim edin alıcısına.

…/…

Bir de uzakta birisine selam ederken, selamı götürecek kişi o selamı kutsal bir emanet gibi taşır yanında, aldığı selamı bir an önce yerine ulaştırmaya çalışır. Selamı taşıyan kişi, selamı götürdüğü kişi ile karşılaştığında sohbete başlamadan “önce sana bendeki bir emaneti vereyim, falancanın sana çok selamı var,” der.

Kimsenin bende selamı kalmasın. Selam da bir emanettir.

Bayram DEV Abi, Zafer DEV Kardeşim Masıt’ a gelenlere, gelemeyenlere, her türlü katkı yapanlara canı gönülden ve bolca selam gönderdiler. Selamlarını bana emanet ettiler.

Aşk illaki,

Recep Babayiğit

10.12.2018


…/…

(*)
KEMAL YALÇIN
EMANET ÇEYİZ – MÜBADELE İNSANLARI
1998 ABDİ İPEKÇİ DOSTLUK VE BARIŞ ÖDÜLÜ
1998 KÜLTÜR BAKANLIĞI ROMAN BAŞARI ÖDÜLÜ
Doğan Kitap-1998

(**)
Akdeniz’in Ufka Doğru Mora Çalan Mavisi
İsmet ÖZEL - Erbain



6 Aralık 2018 Perşembe

KUTSAL YEMEKLER – LANETLİ YEMEKLER VEYA YEMEĞİN ULUSLAŞMA SÜRECİNDEKİ YERİ

İlk çağlardan bu yana insanın en büyük ve hiç değişmeyen ihtiyacı beslenme olmuştur.
Beslenme ihtiyaçlar piramidinin hep en üstünde yer almıştır.

Çatalhöyük insanı dünyanın bilinen ilk planlı köy yerleşimine geçtiğinde, tarım da arkasından gelecekti.
Tarımın beslenme içinde belki de devrim niteliği taşıyan ürünü, buğday ve buğdayın ezilip un haline getirilmesinden elde edilen ekmekti.

Bakmayın siz şimdilerde “ben ekmek yemem, ekmek yemiyorum” diyenlere.
Bakmayın siz üç gün önce yemeyin, üç gün sonra bol bol yiyebilirsiniz, diyen şarlatanlara.

Ekmek ilk bulunuşundan beri insanlık tarihin en temel besin kaynağıdır.

Ekmek insanın en kutsal besinidir, geniş anlamda ise en kutsal yemeğidir.

Anadolu insanı yemek yedim, demez, yemek yiyelim, demez. Ekmeğimi yedim, hele oturup bir ekmek yiyelim, der.

Kimse yemek parası peşindeyim, demez, ekmek parası peşindeyim, der.
Bu anlamda ekmek yemek demektir.

Tanımadığınız birisi ile misafir gittiğiniz birisi ile kapsının önünden geçerken sizi evine buyur eden birisi ile oturup yemek yer, su içersiniz.
Bu yemek yiyip, su içmek kan bağı olmayan bir kardeşliği doğurur, bu kardeşliğin adı “ekmek ve tuz hakkı” kardeşliği olur.

Kırgızistan gezilerimizden hatırlarız, doğada piknik yapıp eğlenen Kırgızlar, bizi gördüklerinde bir tepsi içinde birer lokma halinde ekmek ikram ederdi.
Sokaklarından geçerken kapıları açık olan Kırgız köylüleri yine aynı şekilde bir tepsi içinde yanında tuzluğu ile ekmek ikram ediyordu bize.
Anadolu’ da halen yaygın bir yemin etme, ant verme sözüdür “ekmek ve tuz hakkı için” demek.

Ekmeğe kutsallık anlamı veren, onun elde edilişindeki uzun ve sabır gerektiren,emek gerektiren, alın teri gerektiren sürecidir.
Hattuşa’ dan Hitit dilinin çözülmesi hikayesini biliriz.

Çek Bedriç’ in ilk okuduğu Hititçe cümle:
“Şimdi sen ekmek yiyecek, su içeceksin.”

Kardeşliği anlatır aslında bu cümle ve Hattuşalı birinin evine gelen, evinin önünden geçen birisi için söylemiş olduğu bir cümle olabilir. Günümüzdeki anlamından farksızdır.
Yoksa Hititler sıradan ve anlamı olmayan sözleri tabletlere aktarmazlar, zira tablet yazıcılığı hem zor hem de çok pahalı bir şeydir.

NAN-KÖR
Nankör, deriz aldığı şeylerin kıymetini bilmeden inkar edenlere. Oysa burada da ekmek çıkar karşımıza. Nan – ekmek, kör görmeyen demektir.

Ekmeği görmeyen, demektir nan-kör.
Anadolu halkı bu kelimeye aşina değildir, onun yerine “yediğin ekmek gözüne dizine dursun” der.

En büyük ve en ağır yeminleri hep ekmek üzerine yaparız: Ekmek çarpsın
Ekmek çarpmaz, ama ihtimal ki elindeki ekmeği, işi kaybedersin.

EKMEK AŞI – OMAÇLI DÜRÜM - SOĞAN AŞI –  BORÇ - SİREKODİ – AŞURE
Bazı yemekler vardır, yokluk ve kıtlık, savaş ve kaça kaç yıllarında yenen tek yemektir onlar. Evde yenecek sadece kuru ekmek vardır veya sadece soğan.

Bazen hiçbir şey yoktur evde. Evin yaşlı bilge nenesi bütün tahıl ve erzak torbalarını, sandıklarını yoklar, eline ne gelirse, bir taneyi bile ziyan etmez, kiminden bir avuç, kiminden bir tane, kiminden bir kaşık bulur sandıkların, torbaların en dibinde ve hiçbirini ziyan etmeden atar bir tencereye yemek yapar.

Sadece Anadolu’ da değil, dünyanın her yerinde yokluklar, kıtlıklar, savaş yıllarında insanların çaresizlik için her gün pişirip yedikleri yemekler, daha sonra barış yıllarında da unutulmamış ve ulusların, halkların, boyların, obaların en hatırlı, en kıymetli ve en kutsal yemeği haline gelmiştir.
Öyle ki, Dersim bölgesine misafir olan birisinin önüne en kıymetli yemek “SİREKODİ” konursa, bu durum misafire verilen önemi gösterir.

Veya gurbetten yeni gelen bir Çorumlunun önüne “omaçlı” dürüm koymak, ona verilen değeri gösterirdi.
Oysa yukarıda saydığımız bütün yemekler, yokluk ve kıtlık yıllarının, savaş yıllarının yemekleridir ve o yıllarda bütün bir halkı, neredeyse bütün bir ulusu, bir obayı, bir boyu hayata bağlamış, onları ayakta tutmuştur. Öyle ki günlerce, aylarca belki de yıllarca “soğan aşından” başka bir şey yiyemeyen Fransız halkı, barış yıllarında bu soğan aşı sayesinde hayatta kaldığını anlayarak, ona “kutsallık anlamı” yüklemiştir.

Slav halkları da lahana ile ayakta kalmış yokluk ve kıtlık yıllarında. Sonra lahana ile yapılan “borç” çorbası Slav halkların bilinç altına kutsal bir yemek olarak girmiştir.
Oysa yoklukların, kıtlıkların hiç ama hiç yaşanmamış olduğu bir dünyada hiç kimse sadece soğan aşı, sadece sirekodi, sadece ekmek aşı yemez.

Barış yıllarında kutsallık derecesine kadar gelen o yokluk yıllarının insanı ayakta tutan yemekleri daha sonra ticari anlamda da sunulan en pahalı yemekler haline bile geldiği görülmüştür, bu bizim konumuz değil şimdilik.
Fransa’ da “soğan aşı” hem mutfağın prestijli yemeğidir hem de pahalı yemeği.

Borç çorbası bütün Slavlar için aynı anlamı taşır.
Omaçlı dürüm bir Çorumlu için ne kadar kıymetli ise, sirekodi de bütün Dersim bölgesi halkı için aynı anlamı taşır.

Sofraya konulan katlanmış yufka ekmek zamanla kırpılır, ufalanır. Ufalanan, kırpılan ekmeklerden aş yapılır. Aşın yüzüne soğan yakılır, ekmek aşı olur.
…/…
Evin yaşlı ve bilge nenesi erzak torbalarının, tahıl sandıklarının diplerinde bulduğu bir avuç buğday, iki tane nohut, bir kaşık fasulye, bir tutam kuru üzümü bir tencereye atıp kaynatarak ev halkına, annesinin sütü yetmeyen torununa yemek yapar.
Biz o yemeğe “aşure” deriz. Din ile hiç ilgisi yoktur, ama kutsallığı vardır.

PANDİSPANYA – LA QUERRIDA – ACAC – İSLİ PEYNİR - NAR
Barış yıllarında hatta savaş yıllarında da o kadar önemi olmayan, bir kutsallığı olmayan yemekler ulusların, halkların, inanç gruplarının, boyların, obaların sürgün yıllarında ve sürgün yollarında, zorla göçertme – deportation – yollarında onların gelecek yıllarında ve onların tarihlerinde kutsal yemekler haline gelir.

15. yüzyılda İspanya’dan sürülen, zorla göç ettirilen, deportasyona tabi tutulan Museviler, Osmanlı topraklarına geldiklerinde yanlarında getirdikleri ekmeğin daha sonraki yıllarda kendileri için kutsal ve şimdi bile pastanelerin en gözde çöreği olacağını bilemezlerdi.
İspanyol ekmeği, anlamına gelen “PANE DI SPAGNA” kelimesi Safarad Musevileri ile birlikte geldiğinde İstanbul pastanelerinde PANDİSPANYA oluyor.

…/…
İstanbul’un meyhane kültüründe en çok “lakerdanın” adı geçer. Hikaye yine Safarad Musevilerinden gelir.

"Babaanne bir söylentiye göre lakerdanın bir öyküsü varmış, biliyor musun?

Hayır kızım, anlat sevinirim.

Malaga kıyılarında fakir bir Musevi balıkçı yaşarmış. Ailesini geçindirmek için her gün balığa çıkarmış. Üç çocuğu varmış. En küçüğü torik balığını çok severmiş. Oysa bu balık her zaman çok yakalanamazmış, bunun için açık denizlere ulaşmak gerekirmiş. Bir şabat* günü karısının tüm itirazlarına rağmen çocuğu için torik avlaması gerektiğini söyleyerek balığa çıkmış. Bu kez büyük bir torik sürüsüne rastlamış ve tam otuz balık yakalamış. “Bunları tuzlayıp soğukta saklarım,” diye düşünmüş. Önce balıkları temizlemiş, kafaları atmış. Soğuk suda bekletmiş. Kanlarını akıttıktan sonra yirmi beş gün tuzda saklamış. Bu balık Yunan Musevileri tarafından lakerda olarak adlandırılmış. Aslı İspanyol kökenli “la kerrida”, “istenen, sevgili” anlamında… Sonradan bu isim lakerda olarak değişmiş. Ne ilginç değil mi?”  (Tamara PUR-Kura Irmağı’nın Kıyısında)

(*) Musevilerde bütün bir hafta çalıştıktan sonra tanrıya adanmış kutsal Cumartesi günü

…/…
Ermeniler 1915’ te Anadolu topraklarından topluca Suriye çöllerine, Der Zor’ a zorla göç ettirildiğinde, deportasyona tabi tutulduklarında, sürgün ve kırım yollarında yedikleri şeylerin içinde hiç ama hiç unutamadıklarının başında “nar” gelir.

Narın bereketi bolluğu temsil etmesi ve her yılbaşında Ermenilerin evlerinin eşiğinde nar kırma ritüeli yapılması bir yana, 1915 yollarında elinde bir tane nar meyvesi olan birisi o narın içinden çıkan her bir nar tanesini ancak bir kişiye verebiliyordu açlıklarını unutmaları için.
…/…

"Kerimen Halis, Resmiye Hanım’ı teselli edip devam etmişti usulca tabaktaki açaçları yemeye, keyfi yerine gelmişti, mutfağa seslenip, 'Nevriye kızım, misafirimiz var çay ikram etmeyecek misin, benimkini de tazele, şurda seneler sonra açaç yiyoruz afiyetle' demişti. Güleser Hanım, onu belki de hiç bu kadar neşeli görmemişti, şaşkın bir halde Resmiye Hanım’a dönüp:'Hemşire, sık sık kızartıp dağıttığın bu açaç da ne, Fransız mutfağından bir petit-pain mi?' (Elbruz AKSOY-Benin Adım 1864 – Çerkes Hikayeleri – Kraliçe Keriman) 
1864 yılı Çerkes halklarının Rusya baskısı ile Osmanlı topraklarına göçe zorlanmasının anıldığı yıldır.

Karadeniz’ in karanlık ve soğuk sularını derme çatma teknelerle geçmeye çalışan çoluk, çocuk, yaşlı, hamile Çerkes halklarından Abhazlar için “açaç” sürgün yollarında hayat kurtaran kutsal bir yemek/yiyecek olmuştur.
Bakmayın siz bazı insanların onu petit-pain zannetmeleri ukalalıklarına.

…/…
Açaç bu kadar kutsal iken, sadece bir kalıp isli peyniri iki yüz kişinin yiyip doymasını sadece “isli peynirin de” Çerkes halkları için kutsal bir anlamı olduğunu bilmekle anlayabiliriz.

“Nıbjoğ, ateşin başında bana uzattığın isli peynirin kokusu hala o geceki gibi burnumda. Belli yetmeyecekti o kadar aç adama, kimimiz keser gibi yaptık karanlıkta, kimimiz hemen uzattık sağımıza, bir kalıp isli peynir yetmişti o gece iki yüz adama, şimdi bu gidiş yakıştı mı sana?”(Elbruz AKSOY-Benin Adım 1864 – Çerkes Hikayeleri – Nıbjoğ)

ANNE SÜTÜ – KAN
Hep söyler annelerimiz sitem ettiklerinde, ant verdirdiklerinde “yoksa sütümü sana helal etmem,” derler en sonunda. Ne kadar büyük bir intizar, ne kadar büyük bir anttır bir annenin evladına söyleyeceği.

Anne sütü kutsaldır, helal etmezse onu bir anne evladına, o evlat çarpılır, kusar, hayatı alt üst olur.
Kan da öyledir. İnsanlar kan bağı ile bağlıdır en sevdiklerine, en yakınlarına.

Aileler, obalar, boylar, uluslar kan bağı ile bağlanarak birbirine bir sıvıya kutsal anlam katarlar.
Yirmi birinci yüz yılda herkesin, bütün dünyanın gözünün önünde yaşanan EZİDİ katliamında, hayatlarını kurtarmak için topraklarından kaçarak Şengal Dağı’na sığınmaya çalışan Ezidiler bir damla suya ve bir lokma ekmeğe muhtaçtılar.

Göğüsleri dolu olan Ezidi kadınlar başka kadınları emzirdi, bir damla hayat sıvısı ve besin için.
Göğüslerinde süt kalmayan bebekli Ezidi anneler parmaklarını keserek kanlarını emzirdi bebeklerine.

"Eşkiyanın köylerini basması… Şengal’e kaçışları… Dağda çektikleri çile… Toz… Toprak… Sıcak… Kan ve sidik kokusu… Ölen yaşlılar, bebekler… Evlatlarına su yerine kendi kanlarını içiren anneler… " (Mustafa MUTLU – 74.Ferman)
…/…

KITLAMA ŞEKER
Biliriz, Doğu Anadolu’ da Erzurum ve Kars’ta insanlar yaygın olarak çayını “kıtlama” şeker ile içer.

Bunu hep bir bölge insanın tercihine bağlarlar. Oysa çayı kıtlama şeker içmek de yokluk ve kıtlık günlerinden kalmadır. 

Orta ve Batı Anadolu’ da üzüm yetiştiğinden, insanlar tatlı ihtiyaçlarını kısmen de olsa kuru üzüm, keçiboynuzu gibi meyvelerden karşılarken, üzüm bağlarının neredeyse hiç olmadığı Kars–Erzurum bölgelerine kesme şeker yaygın olarak Türkiye’ de şeker pancarı ekimin başlaması ve hemen ardından şeker fabrikalarının kurulması ile 20. Yüzyıl ortalarında gelmeye başlamıştır. Şekerin tadını ilk defa ağzına alan çocuklar gibi, Karslı-Erzurumlu büyükler de ağzındaki şekerin bitmesini hiç istemez, onu emerek veya kıtlayarak ve dilinin altında tutarak, şekerin tadına vararak tüketir.
Belki de yarın aynı şekeri bir daha bulamayacak. Kıtlık ve yokluk, çayı kıtlama içmeyi öğretmiştir insanlara. Çok özel bir yeri vardır kıtlama şekerin tiryakisi olanların arasında, hepsi yokluk yıllarından kalan bir kültürdür.

…/…

Sıradan, şimdiden bakınca, yokluğun ve kıtlığın asla yaşanmamış olduğu bir dünyada bizim kutsal, değerli, has yemekler olarak gördüğümüz yemeklerin o kadar da büyük anlamlarının olmadığını söyleyebiliriz.

Oysa o kıtlığı ve yokluğu, savaşı, sürgünü yaşamayan insanlar, bunu anlamakta zorlanırlar.

Şimdi bakmayın siz batılıların işkembe / paça yemediklerine, garip garip baktıklarına.

Oysa bilseler kendi yokluk ve kıtlık yıllarını, üstelik o kadar orta çağlara da gitmeye gerek yok, bilseler İkinci Dünya Savaşı yokluklarını ve açlığını, Almanların balkonlarında dolaşan lağım farelerini nasıl yediklerini, ama yedikleri farelere güzellik olsun, diye “balkon tavşanı” dediklerini.

…/…

Hayvanın bütün iç organlarının nasıl değerlendirildiğini ve yokluk ve kıtlık yıllarında bütün Avrupa’nın işkembe ve paça, kelle yediğini bilmezlikten mi gelirler acaba? 

Balkan Savaşları sonunda Osmanlı’ ya sığınan, göç eden Arnavutlar getirmiştir bize işkembeyi ve paçayı, komşuları Avrupalılardan öğrendikleri kadarıyla. 

…/…

Bazı yemekler ise onca besin değerine rağmen, hepsinin bir nedeni olarak “lanetlenmişlerdir.”

BALIK – TAVŞAN – DOMUZ
Uluslar, halklar, dinler için ne kadar kutsal yemek varsa, bir o kadar da “lanetli” yemekler var mıdır, bilemeyiz.

Ama balığın 1864 Çerkes sürgününden sonra Çerkeslerin sofralarına asla gelmediğini biliriz.

O yılın soğuk bir Mayıs ayında Karadeniz’ in can alan karanlığında ölen kardeşlerini, evlatlarını, eşlerini Karadeniz’ e atmak zorunda kalan Çerkes halkları denize atılan cansız bedenlerin balıklar tarafından yendiğine inanır ve Karadeniz balığını asla sofralarına koymazlar.

…/…

Ne avcılar bıraktı bir tane tavşan, ne traktör farı ile gözlerine tutarak felç ettikleri tavşanı yakalayan köylüler.

Bazı inanç gruplarında, Alevilerde, Musevilerde tavşan etinin yenmemesi sadece tavşanın tırnaklı ve geviş getirmeyen bir hayvan olmasından kaynaklı değildir.

Tavşanın adet gördüğü ve aralıksız bir şekilde gebe kaldığı ve avcılar tarafından vurulduğunda büyük ihtimalle karnında yavrularının olduğu bilindiğinden, o dinin uluları tarafından ve yerinde olarak tavşan lanetlenmiş, tavşan eti haram kılınmıştır.

…/…
"Kybele’nin kocasına Anadolu’da, Frigya’ da Attis denirdi. Genç ve güzel bir delikanlı idi. Onu Sakarya (Sangarios) Irmağının kızı Nana doğurmuştu.

Nana ak bir badem içini bağrına basarak hamile kalmıştı. Badem ağacı her ağaçtan önce kar beyaz çiçekler açtığı ve ilkbahar muştucusu olduğu kadar da, Kybele ile seviştikten sonra kışın ölen ve ilkbaharda gene dirilen Attis’ i simgeliyordu. 

Attis, Suriye’ ye geçince İbrani dilinde “Efendimiz” anlamına Adon oldu. Bu sözü Grekler Adonis’ e çevirdiler.

Yalnız Suriye’ de her yıl kışa doğru Adon’ u bir domuz öldürüyordu. Bundan dolayı Samilerde domuz eti lanetli sayıldı ve tabu, yani yasak ilan edildi." (Halikarnas Balıkçısı-Anadolu Efsaneleri)

…/…

Antik çağın ve sonra gelen çağların güçlü devletleri, dinsel bakımdan ayrıştırıcı bir ulus kimliği kazandıkları gibi, yedikleri veya yemedikleri ile de ayrıştırıcı ulusal bir kimliğe sahip olmuşlardır.

Arami halkların domuzu yememesi, diğer halkların yemesi şeklinde ayrışmaları gibi, Almanların Hollandalıları tarif ederken biraz da alaycı olarak onlara “peynir kafalı – Kaesekopf” demesi, Hollandalıların da Almanları tarif ederken yine alaycı bir şekilde onlara “patates kafalı-Kartoffelkopf” demesi günümüzde bile iki ulusun ne yediği veya yemediği ile ayrışabileceklerini gösteriyor.

Haftalık tatil günleri ve o haftalık tatil günlerinde yenen veya yenmeyen şeyler de ayrıştırır kimlikleri.

Museviler için Cumartesi günü tatil iken, Doğu Roma’ nın Hırıstiyanlığı kabul etmesi ile Pazar günü tatil edilir, İslamiyetin yaygınlaşması ile Cuma günleri tatil kabul edilir.

Dini kimliklerin neredeyse birebir ulusal kimliğe dönüştüğünü düşünürsek, o dönem coğrafyasında yaşayan bir insanın haftanın hangi gününde çalışmadığını bilmek veya o tatil günlerinde neleri yediğini veya yemediğini bilmek o insanın ulusal kimliği hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlardı.

TOY – TOYGA – YAĞMA KÜLTÜRÜ    
VEYA ULUŞLAŞMA SÜRECİNDE YEMEĞİN YERİ

Eski Türklerde “toy” kelimesi “düğün, dernek şölen, ziyafet” anlamları varken, bu kelime Moğollardan ödünç aldıkları “kurultay” kelimesi ile yer değiştirmiştir.

Kurultay kelimesi daha çok toplanma, kağanın etrafında toplanma olarak bilinse de, toy geleneği Türklerin İslamiyeti kabulüne kadar anlamından hiçbir şey kaybetmeden devam etmiştir.
"Eski Türkçe’ de 'ordu karargahı' demek olan toy kelimesi 'ziyafet, düğün' anlamında kullanılır. Türk tarihinin İslami dönem kaynaklarında toy bazen Moğolca şölen (şilan), bazen de Farsça han-ı yağma (yağma sofrası) sözüyle ifade edilmiştir. Ziyafete katılanların ziyafetten sonra hükümdarın veya beyin sofra takımını yağmalamaları bir gelenekti. Bundan dolayı toylara han-ı yağma denilmiş olması muhtemeldir." (Salim KOCA-İslam Ansiklopedisi – Toy Maddesi)
Toyu düzenleyen bey, kağan toyun sonunda, ziyafetin, şölenin sonunda toya gelenlere toy sofrasını yağmalatırdı. Yağma bir gelenek haline gelmişti.

Öyle bir günde bitmezdi toylar, şölenler.

Günümüzde Anadolu’ da hala devam ettiği gibi, en az üç gün üç gece sürerdi toylar, şölenler.

Yağmanın sonunda ayrılıp boyuna, obasına dönen yağmacı grup yanlarında kağanın, beyin sofrasından yağmaladıklarını götürürlerdi.

Öyle ki, bey yağmacı boyun sadece sofradan, çadırdan eşya yağmasına değil, gelinlik kızları da yanlarına alıp gitmesine ses çıkarmazdı ve gelinlik kızlar da gönüllü olarak yağmacılarla giderdi.

Bugün buna benzer gelenek Anadolu’nun bazı yerlerinde hala devam etmekte ve evlenen kızların neredeyse tamamının gönül rızası ile kaçma şeklinde evlenmesi, kaçarak evlenmeyen kızların ise gelenek dışında kalarak ayıplandığı görülmektedir.

Yağmadan yanlarında gelinlik kızlar ile dönen yağmacı obanın, soyun bir süre sonra yağmaladıkları boy ile hısımlığı, akrabalığı, kan bağı oluşmaya başlardı.

Kan bağı ile uluslaşma sürecinin devamı gelir, boy büyür, ulus olurdu. 

Çok ilkel gibi görülen bu yağma şeklinin Kuzey Amerika ve Hint topluluklarında da görüldüğü bilinmektedir.

Kırgızlar “toylandırma” kelimesinin karşılığını “evlendirme” olarak kullanmaktadır.

Bir Kadını Yenmek yazımızda belirtmiştik, eski Türklerde bir kız ile evlenmek  isteyen gencin türlü sınavlardan geçmesi, en sonunda ise kız ile güreşerek kızı yenecek güçte olması gerektiğini ve bu geleneğin halen Anadolu’ da Çorum-Çankırı-Yozgat-Kırıkkale gibi yerlerde sembolik olarak devam ettiğini, gelin kızın evden çıkarken kızın anne ve babasının herkesin gözünün önünde güreştirildiğini anlatmıştık.

Yağma veya han-ı yağma da sembolik olarak devam etmektedir Anadolu’da, ne ki artık uluslaşma süreci sona ermiştir.

Günümüzde Anadolu’da günlük hayatta yenen “toyga aşı” aslında bir düğün aşıdır, geçmişi ta “toylara, şölenlere, yağma geleneğine” dayanır.

Günümüzde devam eden başka bir adet ise yine bu “toy-şölen-yağma” geleneğinden gelmektedir.

Düğün günü oğlan tarafının evlerinden kız evine gelen kadınlar kız evinin mutfağından, odalarından bir şeyler çalarlar, aslında sembolik olarak yağmalarlar.

Burada yağmayı yapan sadece kadınlar görünür, ama gelenekte yağmayı boyun erkekleri yapar.

Bazen kız evi yağmaya gelenleri kapıda karşılar “alın şunları mutfağımı, köşe bucağı dağıtıp, bozmayın,” der ve gelenlerin eline tabak, çanak, kaşık vb verir.

Oğlan tarafının evlerinden gelen kadınlar kız evinden aldığı tabak, çanak, kaşığı kendi evlerine götürüp muhafaza ederle, ta ki evlenen kızın çocuğu olup, yağma yapan evi ziyarete geldiğinde gelinin çocuğunun önüne o tabak içinde yemek konulana ve o çocuk o kaşıkla o yemeği yiyene kadar.

Basit gibi görülen, ilkel gibi görülen adetler, gelenekler, “yer ve yemek” isimleri bizlere çok şeyler anlatır.

Geleneği toptan reddetmek ancak müsveddesiz yazabilmekle mümkündür.

Müsveddesiz yazan kalmadığı gibi, konuşan da yok hayatı müsveddesiz yaşayan da.