6 Aralık 2018 Perşembe

KUTSAL YEMEKLER – LANETLİ YEMEKLER VEYA YEMEĞİN ULUSLAŞMA SÜRECİNDEKİ YERİ

İlk çağlardan bu yana insanın en büyük ve hiç değişmeyen ihtiyacı beslenme olmuştur.
Beslenme ihtiyaçlar piramidinin hep en üstünde yer almıştır.

Çatalhöyük insanı dünyanın bilinen ilk planlı köy yerleşimine geçtiğinde, tarım da arkasından gelecekti.
Tarımın beslenme içinde belki de devrim niteliği taşıyan ürünü, buğday ve buğdayın ezilip un haline getirilmesinden elde edilen ekmekti.

Bakmayın siz şimdilerde “ben ekmek yemem, ekmek yemiyorum” diyenlere.
Bakmayın siz üç gün önce yemeyin, üç gün sonra bol bol yiyebilirsiniz, diyen şarlatanlara.

Ekmek ilk bulunuşundan beri insanlık tarihin en temel besin kaynağıdır.

Ekmek insanın en kutsal besinidir, geniş anlamda ise en kutsal yemeğidir.

Anadolu insanı yemek yedim, demez, yemek yiyelim, demez. Ekmeğimi yedim, hele oturup bir ekmek yiyelim, der.

Kimse yemek parası peşindeyim, demez, ekmek parası peşindeyim, der.
Bu anlamda ekmek yemek demektir.

Tanımadığınız birisi ile misafir gittiğiniz birisi ile kapsının önünden geçerken sizi evine buyur eden birisi ile oturup yemek yer, su içersiniz.
Bu yemek yiyip, su içmek kan bağı olmayan bir kardeşliği doğurur, bu kardeşliğin adı “ekmek ve tuz hakkı” kardeşliği olur.

Kırgızistan gezilerimizden hatırlarız, doğada piknik yapıp eğlenen Kırgızlar, bizi gördüklerinde bir tepsi içinde birer lokma halinde ekmek ikram ederdi.
Sokaklarından geçerken kapıları açık olan Kırgız köylüleri yine aynı şekilde bir tepsi içinde yanında tuzluğu ile ekmek ikram ediyordu bize.
Anadolu’ da halen yaygın bir yemin etme, ant verme sözüdür “ekmek ve tuz hakkı için” demek.

Ekmeğe kutsallık anlamı veren, onun elde edilişindeki uzun ve sabır gerektiren,emek gerektiren, alın teri gerektiren sürecidir.
Hattuşa’ dan Hitit dilinin çözülmesi hikayesini biliriz.

Çek Bedriç’ in ilk okuduğu Hititçe cümle:
“Şimdi sen ekmek yiyecek, su içeceksin.”

Kardeşliği anlatır aslında bu cümle ve Hattuşalı birinin evine gelen, evinin önünden geçen birisi için söylemiş olduğu bir cümle olabilir. Günümüzdeki anlamından farksızdır.
Yoksa Hititler sıradan ve anlamı olmayan sözleri tabletlere aktarmazlar, zira tablet yazıcılığı hem zor hem de çok pahalı bir şeydir.

NAN-KÖR
Nankör, deriz aldığı şeylerin kıymetini bilmeden inkar edenlere. Oysa burada da ekmek çıkar karşımıza. Nan – ekmek, kör görmeyen demektir.

Ekmeği görmeyen, demektir nan-kör.
Anadolu halkı bu kelimeye aşina değildir, onun yerine “yediğin ekmek gözüne dizine dursun” der.

En büyük ve en ağır yeminleri hep ekmek üzerine yaparız: Ekmek çarpsın
Ekmek çarpmaz, ama ihtimal ki elindeki ekmeği, işi kaybedersin.

EKMEK AŞI – OMAÇLI DÜRÜM - SOĞAN AŞI –  BORÇ - SİREKODİ – AŞURE
Bazı yemekler vardır, yokluk ve kıtlık, savaş ve kaça kaç yıllarında yenen tek yemektir onlar. Evde yenecek sadece kuru ekmek vardır veya sadece soğan.

Bazen hiçbir şey yoktur evde. Evin yaşlı bilge nenesi bütün tahıl ve erzak torbalarını, sandıklarını yoklar, eline ne gelirse, bir taneyi bile ziyan etmez, kiminden bir avuç, kiminden bir tane, kiminden bir kaşık bulur sandıkların, torbaların en dibinde ve hiçbirini ziyan etmeden atar bir tencereye yemek yapar.

Sadece Anadolu’ da değil, dünyanın her yerinde yokluklar, kıtlıklar, savaş yıllarında insanların çaresizlik için her gün pişirip yedikleri yemekler, daha sonra barış yıllarında da unutulmamış ve ulusların, halkların, boyların, obaların en hatırlı, en kıymetli ve en kutsal yemeği haline gelmiştir.
Öyle ki, Dersim bölgesine misafir olan birisinin önüne en kıymetli yemek “SİREKODİ” konursa, bu durum misafire verilen önemi gösterir.

Veya gurbetten yeni gelen bir Çorumlunun önüne “omaçlı” dürüm koymak, ona verilen değeri gösterirdi.
Oysa yukarıda saydığımız bütün yemekler, yokluk ve kıtlık yıllarının, savaş yıllarının yemekleridir ve o yıllarda bütün bir halkı, neredeyse bütün bir ulusu, bir obayı, bir boyu hayata bağlamış, onları ayakta tutmuştur. Öyle ki günlerce, aylarca belki de yıllarca “soğan aşından” başka bir şey yiyemeyen Fransız halkı, barış yıllarında bu soğan aşı sayesinde hayatta kaldığını anlayarak, ona “kutsallık anlamı” yüklemiştir.

Slav halkları da lahana ile ayakta kalmış yokluk ve kıtlık yıllarında. Sonra lahana ile yapılan “borç” çorbası Slav halkların bilinç altına kutsal bir yemek olarak girmiştir.
Oysa yoklukların, kıtlıkların hiç ama hiç yaşanmamış olduğu bir dünyada hiç kimse sadece soğan aşı, sadece sirekodi, sadece ekmek aşı yemez.

Barış yıllarında kutsallık derecesine kadar gelen o yokluk yıllarının insanı ayakta tutan yemekleri daha sonra ticari anlamda da sunulan en pahalı yemekler haline bile geldiği görülmüştür, bu bizim konumuz değil şimdilik.
Fransa’ da “soğan aşı” hem mutfağın prestijli yemeğidir hem de pahalı yemeği.

Borç çorbası bütün Slavlar için aynı anlamı taşır.
Omaçlı dürüm bir Çorumlu için ne kadar kıymetli ise, sirekodi de bütün Dersim bölgesi halkı için aynı anlamı taşır.

Sofraya konulan katlanmış yufka ekmek zamanla kırpılır, ufalanır. Ufalanan, kırpılan ekmeklerden aş yapılır. Aşın yüzüne soğan yakılır, ekmek aşı olur.
…/…
Evin yaşlı ve bilge nenesi erzak torbalarının, tahıl sandıklarının diplerinde bulduğu bir avuç buğday, iki tane nohut, bir kaşık fasulye, bir tutam kuru üzümü bir tencereye atıp kaynatarak ev halkına, annesinin sütü yetmeyen torununa yemek yapar.
Biz o yemeğe “aşure” deriz. Din ile hiç ilgisi yoktur, ama kutsallığı vardır.

PANDİSPANYA – LA QUERRIDA – ACAC – İSLİ PEYNİR - NAR
Barış yıllarında hatta savaş yıllarında da o kadar önemi olmayan, bir kutsallığı olmayan yemekler ulusların, halkların, inanç gruplarının, boyların, obaların sürgün yıllarında ve sürgün yollarında, zorla göçertme – deportation – yollarında onların gelecek yıllarında ve onların tarihlerinde kutsal yemekler haline gelir.

15. yüzyılda İspanya’dan sürülen, zorla göç ettirilen, deportasyona tabi tutulan Museviler, Osmanlı topraklarına geldiklerinde yanlarında getirdikleri ekmeğin daha sonraki yıllarda kendileri için kutsal ve şimdi bile pastanelerin en gözde çöreği olacağını bilemezlerdi.
İspanyol ekmeği, anlamına gelen “PANE DI SPAGNA” kelimesi Safarad Musevileri ile birlikte geldiğinde İstanbul pastanelerinde PANDİSPANYA oluyor.

…/…
İstanbul’un meyhane kültüründe en çok “lakerdanın” adı geçer. Hikaye yine Safarad Musevilerinden gelir.

"Babaanne bir söylentiye göre lakerdanın bir öyküsü varmış, biliyor musun?

Hayır kızım, anlat sevinirim.

Malaga kıyılarında fakir bir Musevi balıkçı yaşarmış. Ailesini geçindirmek için her gün balığa çıkarmış. Üç çocuğu varmış. En küçüğü torik balığını çok severmiş. Oysa bu balık her zaman çok yakalanamazmış, bunun için açık denizlere ulaşmak gerekirmiş. Bir şabat* günü karısının tüm itirazlarına rağmen çocuğu için torik avlaması gerektiğini söyleyerek balığa çıkmış. Bu kez büyük bir torik sürüsüne rastlamış ve tam otuz balık yakalamış. “Bunları tuzlayıp soğukta saklarım,” diye düşünmüş. Önce balıkları temizlemiş, kafaları atmış. Soğuk suda bekletmiş. Kanlarını akıttıktan sonra yirmi beş gün tuzda saklamış. Bu balık Yunan Musevileri tarafından lakerda olarak adlandırılmış. Aslı İspanyol kökenli “la kerrida”, “istenen, sevgili” anlamında… Sonradan bu isim lakerda olarak değişmiş. Ne ilginç değil mi?”  (Tamara PUR-Kura Irmağı’nın Kıyısında)

(*) Musevilerde bütün bir hafta çalıştıktan sonra tanrıya adanmış kutsal Cumartesi günü

…/…
Ermeniler 1915’ te Anadolu topraklarından topluca Suriye çöllerine, Der Zor’ a zorla göç ettirildiğinde, deportasyona tabi tutulduklarında, sürgün ve kırım yollarında yedikleri şeylerin içinde hiç ama hiç unutamadıklarının başında “nar” gelir.

Narın bereketi bolluğu temsil etmesi ve her yılbaşında Ermenilerin evlerinin eşiğinde nar kırma ritüeli yapılması bir yana, 1915 yollarında elinde bir tane nar meyvesi olan birisi o narın içinden çıkan her bir nar tanesini ancak bir kişiye verebiliyordu açlıklarını unutmaları için.
…/…

"Kerimen Halis, Resmiye Hanım’ı teselli edip devam etmişti usulca tabaktaki açaçları yemeye, keyfi yerine gelmişti, mutfağa seslenip, 'Nevriye kızım, misafirimiz var çay ikram etmeyecek misin, benimkini de tazele, şurda seneler sonra açaç yiyoruz afiyetle' demişti. Güleser Hanım, onu belki de hiç bu kadar neşeli görmemişti, şaşkın bir halde Resmiye Hanım’a dönüp:'Hemşire, sık sık kızartıp dağıttığın bu açaç da ne, Fransız mutfağından bir petit-pain mi?' (Elbruz AKSOY-Benin Adım 1864 – Çerkes Hikayeleri – Kraliçe Keriman) 
1864 yılı Çerkes halklarının Rusya baskısı ile Osmanlı topraklarına göçe zorlanmasının anıldığı yıldır.

Karadeniz’ in karanlık ve soğuk sularını derme çatma teknelerle geçmeye çalışan çoluk, çocuk, yaşlı, hamile Çerkes halklarından Abhazlar için “açaç” sürgün yollarında hayat kurtaran kutsal bir yemek/yiyecek olmuştur.
Bakmayın siz bazı insanların onu petit-pain zannetmeleri ukalalıklarına.

…/…
Açaç bu kadar kutsal iken, sadece bir kalıp isli peyniri iki yüz kişinin yiyip doymasını sadece “isli peynirin de” Çerkes halkları için kutsal bir anlamı olduğunu bilmekle anlayabiliriz.

“Nıbjoğ, ateşin başında bana uzattığın isli peynirin kokusu hala o geceki gibi burnumda. Belli yetmeyecekti o kadar aç adama, kimimiz keser gibi yaptık karanlıkta, kimimiz hemen uzattık sağımıza, bir kalıp isli peynir yetmişti o gece iki yüz adama, şimdi bu gidiş yakıştı mı sana?”(Elbruz AKSOY-Benin Adım 1864 – Çerkes Hikayeleri – Nıbjoğ)

ANNE SÜTÜ – KAN
Hep söyler annelerimiz sitem ettiklerinde, ant verdirdiklerinde “yoksa sütümü sana helal etmem,” derler en sonunda. Ne kadar büyük bir intizar, ne kadar büyük bir anttır bir annenin evladına söyleyeceği.

Anne sütü kutsaldır, helal etmezse onu bir anne evladına, o evlat çarpılır, kusar, hayatı alt üst olur.
Kan da öyledir. İnsanlar kan bağı ile bağlıdır en sevdiklerine, en yakınlarına.

Aileler, obalar, boylar, uluslar kan bağı ile bağlanarak birbirine bir sıvıya kutsal anlam katarlar.
Yirmi birinci yüz yılda herkesin, bütün dünyanın gözünün önünde yaşanan EZİDİ katliamında, hayatlarını kurtarmak için topraklarından kaçarak Şengal Dağı’na sığınmaya çalışan Ezidiler bir damla suya ve bir lokma ekmeğe muhtaçtılar.

Göğüsleri dolu olan Ezidi kadınlar başka kadınları emzirdi, bir damla hayat sıvısı ve besin için.
Göğüslerinde süt kalmayan bebekli Ezidi anneler parmaklarını keserek kanlarını emzirdi bebeklerine.

"Eşkiyanın köylerini basması… Şengal’e kaçışları… Dağda çektikleri çile… Toz… Toprak… Sıcak… Kan ve sidik kokusu… Ölen yaşlılar, bebekler… Evlatlarına su yerine kendi kanlarını içiren anneler… " (Mustafa MUTLU – 74.Ferman)
…/…

KITLAMA ŞEKER
Biliriz, Doğu Anadolu’ da Erzurum ve Kars’ta insanlar yaygın olarak çayını “kıtlama” şeker ile içer.

Bunu hep bir bölge insanın tercihine bağlarlar. Oysa çayı kıtlama şeker içmek de yokluk ve kıtlık günlerinden kalmadır. 

Orta ve Batı Anadolu’ da üzüm yetiştiğinden, insanlar tatlı ihtiyaçlarını kısmen de olsa kuru üzüm, keçiboynuzu gibi meyvelerden karşılarken, üzüm bağlarının neredeyse hiç olmadığı Kars–Erzurum bölgelerine kesme şeker yaygın olarak Türkiye’ de şeker pancarı ekimin başlaması ve hemen ardından şeker fabrikalarının kurulması ile 20. Yüzyıl ortalarında gelmeye başlamıştır. Şekerin tadını ilk defa ağzına alan çocuklar gibi, Karslı-Erzurumlu büyükler de ağzındaki şekerin bitmesini hiç istemez, onu emerek veya kıtlayarak ve dilinin altında tutarak, şekerin tadına vararak tüketir.
Belki de yarın aynı şekeri bir daha bulamayacak. Kıtlık ve yokluk, çayı kıtlama içmeyi öğretmiştir insanlara. Çok özel bir yeri vardır kıtlama şekerin tiryakisi olanların arasında, hepsi yokluk yıllarından kalan bir kültürdür.

…/…

Sıradan, şimdiden bakınca, yokluğun ve kıtlığın asla yaşanmamış olduğu bir dünyada bizim kutsal, değerli, has yemekler olarak gördüğümüz yemeklerin o kadar da büyük anlamlarının olmadığını söyleyebiliriz.

Oysa o kıtlığı ve yokluğu, savaşı, sürgünü yaşamayan insanlar, bunu anlamakta zorlanırlar.

Şimdi bakmayın siz batılıların işkembe / paça yemediklerine, garip garip baktıklarına.

Oysa bilseler kendi yokluk ve kıtlık yıllarını, üstelik o kadar orta çağlara da gitmeye gerek yok, bilseler İkinci Dünya Savaşı yokluklarını ve açlığını, Almanların balkonlarında dolaşan lağım farelerini nasıl yediklerini, ama yedikleri farelere güzellik olsun, diye “balkon tavşanı” dediklerini.

…/…

Hayvanın bütün iç organlarının nasıl değerlendirildiğini ve yokluk ve kıtlık yıllarında bütün Avrupa’nın işkembe ve paça, kelle yediğini bilmezlikten mi gelirler acaba? 

Balkan Savaşları sonunda Osmanlı’ ya sığınan, göç eden Arnavutlar getirmiştir bize işkembeyi ve paçayı, komşuları Avrupalılardan öğrendikleri kadarıyla. 

…/…

Bazı yemekler ise onca besin değerine rağmen, hepsinin bir nedeni olarak “lanetlenmişlerdir.”

BALIK – TAVŞAN – DOMUZ
Uluslar, halklar, dinler için ne kadar kutsal yemek varsa, bir o kadar da “lanetli” yemekler var mıdır, bilemeyiz.

Ama balığın 1864 Çerkes sürgününden sonra Çerkeslerin sofralarına asla gelmediğini biliriz.

O yılın soğuk bir Mayıs ayında Karadeniz’ in can alan karanlığında ölen kardeşlerini, evlatlarını, eşlerini Karadeniz’ e atmak zorunda kalan Çerkes halkları denize atılan cansız bedenlerin balıklar tarafından yendiğine inanır ve Karadeniz balığını asla sofralarına koymazlar.

…/…

Ne avcılar bıraktı bir tane tavşan, ne traktör farı ile gözlerine tutarak felç ettikleri tavşanı yakalayan köylüler.

Bazı inanç gruplarında, Alevilerde, Musevilerde tavşan etinin yenmemesi sadece tavşanın tırnaklı ve geviş getirmeyen bir hayvan olmasından kaynaklı değildir.

Tavşanın adet gördüğü ve aralıksız bir şekilde gebe kaldığı ve avcılar tarafından vurulduğunda büyük ihtimalle karnında yavrularının olduğu bilindiğinden, o dinin uluları tarafından ve yerinde olarak tavşan lanetlenmiş, tavşan eti haram kılınmıştır.

…/…
"Kybele’nin kocasına Anadolu’da, Frigya’ da Attis denirdi. Genç ve güzel bir delikanlı idi. Onu Sakarya (Sangarios) Irmağının kızı Nana doğurmuştu.

Nana ak bir badem içini bağrına basarak hamile kalmıştı. Badem ağacı her ağaçtan önce kar beyaz çiçekler açtığı ve ilkbahar muştucusu olduğu kadar da, Kybele ile seviştikten sonra kışın ölen ve ilkbaharda gene dirilen Attis’ i simgeliyordu. 

Attis, Suriye’ ye geçince İbrani dilinde “Efendimiz” anlamına Adon oldu. Bu sözü Grekler Adonis’ e çevirdiler.

Yalnız Suriye’ de her yıl kışa doğru Adon’ u bir domuz öldürüyordu. Bundan dolayı Samilerde domuz eti lanetli sayıldı ve tabu, yani yasak ilan edildi." (Halikarnas Balıkçısı-Anadolu Efsaneleri)

…/…

Antik çağın ve sonra gelen çağların güçlü devletleri, dinsel bakımdan ayrıştırıcı bir ulus kimliği kazandıkları gibi, yedikleri veya yemedikleri ile de ayrıştırıcı ulusal bir kimliğe sahip olmuşlardır.

Arami halkların domuzu yememesi, diğer halkların yemesi şeklinde ayrışmaları gibi, Almanların Hollandalıları tarif ederken biraz da alaycı olarak onlara “peynir kafalı – Kaesekopf” demesi, Hollandalıların da Almanları tarif ederken yine alaycı bir şekilde onlara “patates kafalı-Kartoffelkopf” demesi günümüzde bile iki ulusun ne yediği veya yemediği ile ayrışabileceklerini gösteriyor.

Haftalık tatil günleri ve o haftalık tatil günlerinde yenen veya yenmeyen şeyler de ayrıştırır kimlikleri.

Museviler için Cumartesi günü tatil iken, Doğu Roma’ nın Hırıstiyanlığı kabul etmesi ile Pazar günü tatil edilir, İslamiyetin yaygınlaşması ile Cuma günleri tatil kabul edilir.

Dini kimliklerin neredeyse birebir ulusal kimliğe dönüştüğünü düşünürsek, o dönem coğrafyasında yaşayan bir insanın haftanın hangi gününde çalışmadığını bilmek veya o tatil günlerinde neleri yediğini veya yemediğini bilmek o insanın ulusal kimliği hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlardı.

TOY – TOYGA – YAĞMA KÜLTÜRÜ    
VEYA ULUŞLAŞMA SÜRECİNDE YEMEĞİN YERİ

Eski Türklerde “toy” kelimesi “düğün, dernek şölen, ziyafet” anlamları varken, bu kelime Moğollardan ödünç aldıkları “kurultay” kelimesi ile yer değiştirmiştir.

Kurultay kelimesi daha çok toplanma, kağanın etrafında toplanma olarak bilinse de, toy geleneği Türklerin İslamiyeti kabulüne kadar anlamından hiçbir şey kaybetmeden devam etmiştir.
"Eski Türkçe’ de 'ordu karargahı' demek olan toy kelimesi 'ziyafet, düğün' anlamında kullanılır. Türk tarihinin İslami dönem kaynaklarında toy bazen Moğolca şölen (şilan), bazen de Farsça han-ı yağma (yağma sofrası) sözüyle ifade edilmiştir. Ziyafete katılanların ziyafetten sonra hükümdarın veya beyin sofra takımını yağmalamaları bir gelenekti. Bundan dolayı toylara han-ı yağma denilmiş olması muhtemeldir." (Salim KOCA-İslam Ansiklopedisi – Toy Maddesi)
Toyu düzenleyen bey, kağan toyun sonunda, ziyafetin, şölenin sonunda toya gelenlere toy sofrasını yağmalatırdı. Yağma bir gelenek haline gelmişti.

Öyle bir günde bitmezdi toylar, şölenler.

Günümüzde Anadolu’ da hala devam ettiği gibi, en az üç gün üç gece sürerdi toylar, şölenler.

Yağmanın sonunda ayrılıp boyuna, obasına dönen yağmacı grup yanlarında kağanın, beyin sofrasından yağmaladıklarını götürürlerdi.

Öyle ki, bey yağmacı boyun sadece sofradan, çadırdan eşya yağmasına değil, gelinlik kızları da yanlarına alıp gitmesine ses çıkarmazdı ve gelinlik kızlar da gönüllü olarak yağmacılarla giderdi.

Bugün buna benzer gelenek Anadolu’nun bazı yerlerinde hala devam etmekte ve evlenen kızların neredeyse tamamının gönül rızası ile kaçma şeklinde evlenmesi, kaçarak evlenmeyen kızların ise gelenek dışında kalarak ayıplandığı görülmektedir.

Yağmadan yanlarında gelinlik kızlar ile dönen yağmacı obanın, soyun bir süre sonra yağmaladıkları boy ile hısımlığı, akrabalığı, kan bağı oluşmaya başlardı.

Kan bağı ile uluslaşma sürecinin devamı gelir, boy büyür, ulus olurdu. 

Çok ilkel gibi görülen bu yağma şeklinin Kuzey Amerika ve Hint topluluklarında da görüldüğü bilinmektedir.

Kırgızlar “toylandırma” kelimesinin karşılığını “evlendirme” olarak kullanmaktadır.

Bir Kadını Yenmek yazımızda belirtmiştik, eski Türklerde bir kız ile evlenmek  isteyen gencin türlü sınavlardan geçmesi, en sonunda ise kız ile güreşerek kızı yenecek güçte olması gerektiğini ve bu geleneğin halen Anadolu’ da Çorum-Çankırı-Yozgat-Kırıkkale gibi yerlerde sembolik olarak devam ettiğini, gelin kızın evden çıkarken kızın anne ve babasının herkesin gözünün önünde güreştirildiğini anlatmıştık.

Yağma veya han-ı yağma da sembolik olarak devam etmektedir Anadolu’da, ne ki artık uluslaşma süreci sona ermiştir.

Günümüzde Anadolu’da günlük hayatta yenen “toyga aşı” aslında bir düğün aşıdır, geçmişi ta “toylara, şölenlere, yağma geleneğine” dayanır.

Günümüzde devam eden başka bir adet ise yine bu “toy-şölen-yağma” geleneğinden gelmektedir.

Düğün günü oğlan tarafının evlerinden kız evine gelen kadınlar kız evinin mutfağından, odalarından bir şeyler çalarlar, aslında sembolik olarak yağmalarlar.

Burada yağmayı yapan sadece kadınlar görünür, ama gelenekte yağmayı boyun erkekleri yapar.

Bazen kız evi yağmaya gelenleri kapıda karşılar “alın şunları mutfağımı, köşe bucağı dağıtıp, bozmayın,” der ve gelenlerin eline tabak, çanak, kaşık vb verir.

Oğlan tarafının evlerinden gelen kadınlar kız evinden aldığı tabak, çanak, kaşığı kendi evlerine götürüp muhafaza ederle, ta ki evlenen kızın çocuğu olup, yağma yapan evi ziyarete geldiğinde gelinin çocuğunun önüne o tabak içinde yemek konulana ve o çocuk o kaşıkla o yemeği yiyene kadar.

Basit gibi görülen, ilkel gibi görülen adetler, gelenekler, “yer ve yemek” isimleri bizlere çok şeyler anlatır.

Geleneği toptan reddetmek ancak müsveddesiz yazabilmekle mümkündür.

Müsveddesiz yazan kalmadığı gibi, konuşan da yok hayatı müsveddesiz yaşayan da.

30 Kasım 2018 Cuma

MÜSVEDDELER


(…)
milât yok demiştim,
milât yer almayacak hayatımızda
işte bütün müsveddelerimi yırttım
işte artık göğsümün kıllarıyla
gövdemin kokusundan buharlaşıyor şiir

(…)                               İsmet ÖZEL – Kötü Şiirler

Ne zor dizeler bunlar?
Şair nasıl yazmış bu dizeleri?

Eskiler “müsvedde” derdi, taslak çıktı sonra.
…/…

“Yeniden beyaz yapmak” demektir müsvedde, yani yazdığını silerek beyaz ve boş bir sayfa hazırlamak.
Bu eskiden kuma, çölün kumuna veya kum dolu sandığa yazı yazıp, kumu kolaylıkla düzlemekle ilgili olmalıdır.

Bir de bilmiş gibi kullanırız, “seni şair müsveddesi”, seni “erkek müsveddesi” gibi laflar ederiz.
Mermere eşsiz hat örnekleri ile kitabeler kazıyan ustaların “müsvedde” şansı olmazdı.

Şeyh Hamdullah gibi bu işin piri, Aziz NESİN’ in de Güzel Sanatlar Akademisi’nde hocası olan Necmettin OKYAY gibi hepsi aynı zamanda iyi birer “kemankeş”, okçu olan usta hattatların “müsvedde” şansları yoktu.
Osmanlıda ise yazılar bezir yağının aydınlatma için yanan isinden yapılan mürekkeple yazılırdı.

Yazılarda hata yapıldığında bezir isinden yapılan mürekkep yazıcı tarafından yalanırdı.
O zaman kağıdın rengi “yeniden beyaz” olurdu, yani yazı müsveddeye çekilmiş olurdu.

Okuma yazma bilen sayısı çok az olduğu için, mürekkep yalayan da az idi ve okuma yazma bilme ayrıcalığı “mürekkep yalamak” ile bir tutulurdu.
…/…

Herkesin bir müsvedde defteri olurdu okulda. Derste alınan notlar eve gidilince temize çekilirdi.
Sarı yapraklı olurdu müsvedde defterleri.

Yoksulluk.
Bizim asla müsvedde defterimiz olmazdı.

Yeni bir deftere ihtiyacımız olmasın, diye ders defterlerini hatasız ve güzel yazardık. Hattatlar gibi, ama onların, öyle bir mesleğin varlığını bile bilmeden.
…/…

Kısa bir hayatın müsveddesiyiz aslında. Oysa hayatımızı temize çekemiyoruz, o kadar kirliyiz ve müsveddeler o kadar okunaksız ve özensiz ki.
…/…

Milat mı?
Boş yere milatlar koymayın kendinize. Yeni bir yıl arifesindeyiz, boş yere karalamayın takvimi.

MüsveddeAsiz yaşayın hayatı, müsveddesiz sevin birisini, içinizden geldiği gibi.

Nerede kalmışsanız, oradan devam edin.
Yazdıklarınızı bir daha yazın, söyledikleriniz bir daha söyleyin unuttuklarınız olsa da.
Bir daha çığırın unuttuğunuz türküleri kağıda bakmadan, yarım da olsa, eksik de olsa.


Aşk illaki,

29 Kasım 2018 Perşembe

KEŞ AHMET

Bazı insanlar yaptıkları ile anılır.
Bazı insanlar fiziksel özellikleri ile.

Bazı insanları anlamak kolay değildir.

Keş Ahmet de anlaşılmaz insanlardandır.

04 Kasım, 2016
Pazar

İki sene önce Haziran ayında yapmış olduğumuz ANADOLU PETROGLİFLERİ
Yurt Gezimizde Çavdarhisar’a uğradığımızda, AIZANOI antik kentini gezmiş, Zeus Tapınağı’nın duvarlarındaki kaya resimlerini görmüş ve sonra da antik kenti sel baskınlarından korumak için Romalıların tam iki bin yıl önce yaptıkları ve hala dimdik ayakta duran Roma Barajı’na doğru yürürken, nereden ve ne zaman karşımıza çıktığını anlamadığımız bir adam çıkmıştı karşımıza.

Bindiği mobilet ile bahçelerin arasından bize doğru geliyordu.
Aracımızı durdurdu ve nereye gittiğimizi sordu.
Roma Barajı’na doğru, dedim.
Abi o yol çamurlu, bu araçla gidemezsiniz, deyince, ardında hemen sormuştum, nasıl gideriz?

-Ben sizi götüreyim.

Biz adamın bizi mobiletle takip edeceğini düşünürken, adam mobiletini bahçe kıyısına bırakmış ve aracımıza binmişti. Mobilet ne olacak, diye soracak olduk, bir şey olmaz, derken yüzündeki gülümseme güvene dönüşüyordu.

Birlikte Gediz yoluna çıktık. Bir süre sonra yolun sağına ayrılan ve DSİ ÇAVDARHİSAR BARAJI yazan levhadan içeri girdik.

Bizim planımız sadece Roma Barajı’nı görmekti. Ama adam bize DSİ’nin 1970’li yıllarda, Deniz Baykal’ın Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olduğu dönemde ve yine aynı amaçla, yani sel baskınlarını önlemek amacıyla yaptırdığı gövdesi beton dolgu modern barajı da göstermek istiyordu.

Doğrusu bu durum bizi de meraklandırmıştı. Ama DSİ barajına vardığımızda gördüğümüz manzara içler acısıydı.

Baraj için yapılmış olan tesisler, rekreasyon alanları, yönetim binaları hepsi harap durumdaydı.

Üstelik DSİ barajı yapılışının üzerinden daha bir yıl geçmeden gövdesindeki çatlaktan sızıntı yaptığı için barajın tuttuğu suyun tamamı boşaltılmıştı.

Oysa Roma Barajı – Sel Kapanı sapasağlam ayakta duruyor ve hala aynı işlevi, sel önleme işlevini görüyordu.Roma Barajı’nın üzeri atlı arabaların geçebileceği kadar geniş ve taş döşeli olarak yapılmıştı.

Roma Barajı-Sel Kapanı – AIZANOI - Çavdarhisar
Rehberimizle yürüyüşümüze bu modern barajdan, DSİ barajından başlayıp ve bütün antik kenti yürüyerek gezmiş, Zeus Tapınağı’nda Gomidas’ ı, 

anfi tiyatroda Hisarlı Ahmet’i dinlemiş, stadyumda ise olimpik sprint koşular yapmıştık.



Anfi tiyatroda Hisarlı Ahmet’ten söylüyoruz
Belki de binlerce yıl sonra ilk defa yapılan olimpik bir koşu
Akşamüzeri karnımız acıktığında, adam bizi Çavdarhisar’ da bir lokantaya götürmüştü. Yemekler yendi. Hesap ödemeye giderken, adamın bizim hepimizin hesabını ödemek istediğini fark ettim.

Oysa biz adama bize katkılarından dolayı karınca kararınca biraz yardım edelim, derken, adamın bizim yemek paralarımızı da ödemek istemesi üzerine, adama para teklif etmenin ayıp olacağını düşünmüş, bu niyetimizden vazgeçmiştik. Lokantada bir veda konuşması yapıp, yeni dostumuzu alkışlayıp lokantadan ayrılmıştık.
Yemek sonrası veda konuşması
Ayrılırken adam bize bir daha geldiğimizde kendisini kime sorsak tanıyacaklarını, “Keş Ahmet” diye sorarsan hemen göstereceklerini söylediğinde, nasıl bir insan bu Keş Ahmet, diyerek adamı zihnimizin değil sadece yüreğimizin de bir köşesine yazmış oluyorduk.

23 Kasım, 2018
Cuma

Necati Cumalı adına yapacağımız AY BÜYÜRKEN UYUYAMAM – DOLUNAYDA ANTİK ZAMANLAR Yurt Gezimiz için Çavdarhisar’ a – AIZANOI’ ye geldiğimizde 2016 yılında gündüz yürümüş olduğumuz güzergahı gece yürüyebilir miyiz, diye düşünürken birden bizim KEŞ AHMET geldi aklıma.Onu nasıl bulacağımı biliyordum.
Bizi yemek yemek için götürdüğü lokantaya sordum.

-Keş Ahmet’ i arıyoruz.

Lokantacı biraz tereddütlü, siz onu nereden tanıyorsunuz, gibi bakıyor bana.

-Burada yok, solda (Kütahya yönünde) elli metre ilerde bir kahvehane var, oraya sor, bilirler.

Elli metre soldaki kahvehaneye gidiyorum. Kahvehane dışında sigara içenlere Keş Ahmet’ i soruyorum.

Yine meraklı ve soran bakışlar çevriliyor yüzüme.

-Kendisi burada değil, ama oğlu içeride.

“Hasan” diye bağırıyor birisi.
Sarışın, kirli sakallı yakışıklı bir genç dışarı çıkıyor telaşla.
Durumu kısaca anlatıp, babasını neden aradığımızı anlatınca, Hasan’ın yüzünde bir tebessüm beliriyor.

Hasan’ ı bizim araca alıyor ve başlıyoruz Keş Ahmet’i Çavdarhisar’ da aramaya.

Ara ki bulasın.

Aradan yarım saat geçiyor, “bari eve götürem sizi,” diyor Hasan ve Keş Ahmet’i belki de evinde bulma umuduyla düşüyoruz yola.

Ara sokakların birinde yolun sağında giden bir aracı görüyor Hasan.

-Na işte babam da arabasıyla eve gide koyuyormuş.

Hasan bizim araçtan iniyor, babasının aracını alıyor.
Keş Ahmet aracından indiğinde, ben de bizim araçtan iniyor ve çok eski iki dost gibi, birbirimizi görünce sarılıyoruz.

Keş Ahmet’ i bizim araca alıyoruz.

2016 gezimizden sadece Ümran KALAFAT Hanım var araçta ve Keş Ahmet Ümran Hanım’ ı hemen tanıyor.

Keş Ahmet ile birlikte Çavdarhisar sokaklarında araç içinde gidiyoruz, lafa dalmışız.

-O zamanki şöför sen değildin, diyor Salim Kaptan’a.

Keş Ahmet 2016 gezimizde İbrahim KATIRCI kaptanın olmadığını fark ediyor.
Nasıl bir adam bu Keş Ahmet?

Programa göre önce Gediz’ e otele gideceğiz, üstümüzü değiştireceğiz ve sonra gece yürüyüşüne başlayacağız.
İyi ama Gediz’ e git gel, en az iki saatimizi alır. Yürüyüşe geç başlamak, geç bitirmek değil sadece gece ayazı ve uykusuzluk demek.

-Ahmet, arkadaşlar senin evde üstlerini değiştirseler olmaz mı?
-Omaz mı be? Hemi de pek güzel olur.

Doğruca Keş Ahmet’ in evine gidiyoruz.

Keş Ahmet’ in evinde küçük bir avlu var.
Dış kapıdan girişte avluda sağda, boş bira şişeleri yığılmış.

Keş Ahmet’i tanımayanlar, ilk defa ve avlusunda bir hayli boş bira şişesi ile görenler biraz şaşkınlık yaşıyorlar.

Eve giriyoruz.
Sıcacık. Soba yanıyor. Sobanın üzerinde çay kaynıyor.

Herkes üstünü değiştiriyor. Çıkmaya hazırız.

Yola çıkıyoruz.

-Ahmet, biz şimdi de gidip jandarmaya haber verelim, birisi bizim fener ışıklarını görür antik kentte, ihbar eder, sonra panikle baskın yeriz.

-Doğru dedin abi.

Jandarmaya gidiyoruz Ümran Hanımla. Jandarmada üç kademe sonra nöbetçi astsubaya ulaşıyor ve derdimizi anlatıyoruz. Anlıyorlar, amacımızı anlıyorlar, ama gecenin bu soğuğunda çamurda, antik kentte neden yürümek istediğimizi bir türlü anlayamıyorlar.

Anlamadıkları yerlerde ve konularda sadece tebessüm ediyorlar. Jandarma güçlük çıkarmadan yolumuza bırakıyor.

Gediz yolundayız. Yine DSİ ÇAVDARHİSAR BARAJI yazılı mavi levhadan sağa ayrılıyoruz.

Bu sefer modern barajın olduğu yerden değil, doğrudan Roma Barajı’nın olduğu yerden başlıyoruz gece yürüyüşüne. Hava soğuk mu soğuk. Dolunay bulutların arasına sıkışıp kalmış, bir türlü kendini gösteremiyor.

Keş Ahmet bastığı her yeri, attığı her adımı biliyor.

Roma Barajı’nın üzerinden yürüyerek kayalıklara tırmanıyor ve düz bir meraya çıkıyoruz.
Nihayet MATER STEUNENE – STONEHENGE adak yerine geliyoruz.

Burası Ana Tanrıça Kybele için yapılmış bir adak yeri. Yılın belirli zamanlarında dolunayın gelip tam da bu adak yerinin dairesel yapısının içine düşüyor olabileceğinden söz ediyoruz, Kybele’nin kayaların üzerinde başında resmedilen ay figürlü rölyeflerinden dolayı.

Stonehenge

Adak biz miydik yoksa?
Keş Ahmet bizi antik kente kadar götürüyor.
Kentin nekrapolüne geldiğimizde müzeye taşınamamış lahit mezarları, aile mezarlarından kalanları gösteriyor.

Keş Ahmet önüne çıkan küçük taşları, alıp kenara koyuyor, kimsenin ayağına takılıp, tökezlemesinler, diye.

Kırık dalları tamamen kırıyor, kimsenin gözüne batmasın, diye.
Borsa binasında gördüğümüz sol arka ayağı sakat, aç zavallı bir köpek için hepimizden çok üzülüyor.

Sonra mı? Sonra biz Keş Ahmet’i evine bırakıyoruz ve Gediz’ e otelimize dönüyoruz.
Saat: 00:30

Sonra mı?

…/…

-Keş kelimesi Farsçadır ve bir kelimenin sonuna geldiğinde o kelimeye “çeken” anlamı katar.
Esrar-keş / afyon-keş – sim-keş (gümüş çeken) – keman-keş (keman çeken-okçu)

-Keş Ahmet hayatında hiç içki içmedi.

-Keş Ahmet insan çekiyordu, adam çekiyordu. Ona bu isim nedensiz verilmemiş anlaşılan.

-Evinin avlusundaki boş bira şişesi yığını mı? Dağdan bayırdan, sokaktan, ana yol kenarlarından akla gelmedik yerlerden toplanan boş bira şişeleri toplayıcılara satılıyor. Karşılığında gelen para ile meyve fidanları alınıyor ve AIZANOI antik kentinin meralarına dikiliyor gelen geçenler meyveler olgunlaştığında yesin, diye.

-Keş Ahmet olimpik koşusuna biz olmadan da devam ediyor.

Şu dünya ne berbat, bu ülkede artık yaşanmaz, diyenlere, diyecek olanlara tam da işte şimdi söylenecekler var.

-Kırık Soku Köyü’nün yoksul, ama Muharrem ERTAŞ’ ı ve öksüzü Neşet ERTAŞ’ ı   bağırlarına basan insanlarına,

-Bahadın Köyü’nün aydınlık yüzlü insanlarına,

-Keş Ahmet’ e, insan sever, insan-keş Ahmet’ e,

Ve

-Yolunu izini bilmedikleri, gecesini gündüzünü görmedikleri bir antik kentte, dağ başı sayılır bir yerde, akıllarında hiçbir olumsuz düşünce olmadan karanlığa adım atarak düşüp peşim sıra gelen onca kadınımıza,

haksızlık etmiyor muyuz?

Bu açıdan baktığımızda, Keş Ahmet’ i anlamak çok kolay aslında, anlaşılması zor olan, kendi küçük ve dar dünyamızda bir türlü “anlaşılmadığımızı” sanarak dövünen biz miyiz acaba?

Umut illaki 

Recep Babayiğit



9 Kasım 2018 Cuma

NEREYE KADAR K?


Söylemeye dilim, yazmaya elim varmıyor.
Hep açıklanamaz bir “K” harfi çıkıyor karşıma.

K- Kayıplarımızı mı anlatıyor?
K-Kasım ayını mı işaret ediyor, ayın dokuzunu?
K-  Hep o yollarına düştüğümüz romanların K ile başlayan isimlerini mi?

KURA ÇÖZÜLDÜ
KAPANCA SOKAK
KERVANKIRAN
KERİMOĞLU
Ama K-kaybolmuyor.
Geliyor J-Jale ile M-Meral hurufatın arasına giriyor.

K-Kanser olarak giriyor, Can-ımızı alıyor.
K-Kim bilebilirdi, Jale K-Kardeşimizin yukarıdaki fotoğrafını 09 Haziran günü K-Kanlı Göle yakın K-Karaboğaz K-Kumsalında, K-Kimselerden uzak, K-Kuytularda çektirdikten tamı tamına, günü gününe beş ay sonra hayatını 09 K-Kasım’ın K-Karanlık bir gecesinin sabahına K-Karşı K-Kaybedeceğini.
K-Kendisi biliyor muydu, diyorsunuz? K-Kim bilir?

Söylemeye dilim, yazmaya elim varmıyor, sevgimiz artmıyor.
En çok da K-Kayıplarımız artıyor.

Nereye K-kadar, diye başlık K-Koyarken, “nereye K-Kadar bu K-kaçış mı” demek istiyor ruhum? 
Kim bilir kimden umarız emr-i b'il-ma'ruf
Kim bilir kimden umarız neyh-i ani'l-münker
Bize yalnız oğulları asılmış bir kadının
Memeleri ve boynu itimat telkin eder

 Aşkı niyaz ile