10 Şubat 2018 Cumartesi

HEM-RAH & EM-RAH & EMRE & DAVAR – TAVARİŞ – YOLDAŞ – YOLBAŞ


Yol, yolak yokken, at ve araba yokken herkes, yaya çıkardı yola. Ama, zorunlu olmadıkça kimse bir başına yola çıkmazdı. Eşkıya beklerdi dağ başlarında, yol-başlarında. Haramiler yol keserdi, can alırdı. Yola çıkmak isteyenler, ille de kendilerine bir yol-daş bulur öyle çıkardı.

-Şehere gidiyorum, gel bana yol-daşlık et, derdik.

Şimdi haramiler kılık değiştirdi belki, ama asıl ne yola çıkan kaldı ne de yol-daş. Yaya zamanlardan dilimizde kalan yol-daş kelimesi, sosyalist literatürün dilimize girmesi ile kendi anlamından çıkarak, politik bir söyleme dönüşmüştür.

Oysa, saf ve birinci anlamı ile birlikte yoldaş, aynı yola çıkan, aynı yolu yürüyen demektir.

Dilimizde bir isim olarak bulunmasına ve yaygın olarak kullanılmasına ve yol-daş ile aynı anlama gelmesine rağmen gerçek anlamını bilmeden kullandığımız, ama kelime analizine bakarsak, tam meramımızı anlatan bir kelime daha vardır:

HEM-RAH & EM-RAH & EM-RE

Hem kelimesi, “aynı” demektir. Biliyoruz.

Hem-cins
Hem-zemin
Hem-şire

Hem-şire, kelimesi başka bir yazının konusu olsun, ama yeri gelmişken geçerken değinelim.

Eskiler kız kardeşler için “kız kardeşim” demezler, “hem-şirem” derdi. Yani, hem-şire, yani aynı memeden süt içen demektir.
Şimdi “hem” kelimesini biliyoruz.

“Rah”, ne demek o halde
Bulmaca meraklıları bilir, “rah” kelimesini görünce hemen ve kolaydan karşılığına “yol”, diye yazarlar. Yol demektir “rah” kelimesi.

O halde “hem-rah” kelimesi isim olduğunda “aynı yola” giden, “hem-rahi” ise, aynı yolun yolcusu, demektir.
Dilimize Farsça’ dan ödünç olarak girmiş bir kelimedir.

***//***
Biraz ara verelim, yine hem-rahım Selman ile Eylül 2016 tarihinde yapmış olduğumuz KUZEY ANADOLU – KAÇKARLAR GEÇİŞİ etkinliğimizden bir anımıza dönelim.

KATIRCI YOLDAŞ
Katırcı Emrah Abi dede mesleğini, fırıncılığı meslek edinmiş kendine ta küçüklükten.

Burada, İspir’ de, Yusufeli’ nde, Pazar, Ardeşen, Çamlı Hemşin’ de yaşayanların ataları, Çarlık Rusyası’nda çalışırken öğrendikleri ile hep fırıncı, hep pastacı, hep duvar ustası olmuşlar ve kendileri de bir mirası devralır gibi, bu meslekleri devralmışlar ve başarı ile yürütüyorlar.
Emrah Abi de atalarından bir miras devralır gibi, fırıncılık mesleğini devralmış ve Ağrı, Muş, Van, Hakkari başta olmak üzere bütün Doğu Anadolu illerinde ve ilçelerinde fırıncılık yapmış.

Bize, fırıncılığı anlatıyor.
Bize, iyi bir ekmeğin ne demek olduğunu,

Bize, iyi bir unu,

Bize, hamurdaki enzimleri,
Bize, bir zamanlar utanarak yedikleri ama şimdi kıymete binen arpa ununu

Bize, o uzak diyarlarda nasıl fırıncılık yaptığını,
Anlatıyor Emrah Abi. Anlatırken mesleğine tutku ile bağlı ve mesleğinin inceliklerini bilen bir meslek erbabı gibi anlatıyor.

Bize, dedesinin İspirli Ermeni dostlarından, ta İspir’ den, Sıra Konaklar’ dan
( Hoçodur’dan )  sırtlarında ve  katırlarla hepi topu iki çuval meyve ve yemiş ile, dut kurusu, dut pekmezi ile ta buralara, yetmedi ta Karadeniz sahiline, ta Ardeşen’e, ta Atina’ya (Pazar’a) takasla meyve satmaya  gelen yoksul  Ermeni dostlarından söz ediyor.

Bize, katırların nasıl kör siste yol bulduklarını, nasıl at ve eşekten daha güçlü ve yol bulmakta usta olduklarını anlatıyor.
Dik bir kaya kütlesinin önüne geldiğimizde katırımız bir an duruyor.

-        Haydi oğlum, diyor Emrah Abi, bak nasıl hesap kitap ediyor kayayı.

Merakla katıra bakıyoruz hem-rahım Selman ile.
Derin bir nefes alıp, ağır bir halteri kaldıracak olan bir halterci gibi, katır önce derin bir nefes alıyor ve olanca yükü ile, tek bir hamlede o koca kaya kütlesine çıkıyor.
-        Tek burası sorundu bu yolda. Bu kaya kopup yola düşmüş, ondan, diyor Emrah Abi.

Yol boyunca pınarlardan içiyoruz kana kana. Asla derelerden akan kar sularını içmiyoruz.

Emrah Abi, bu dağlarda en güzel pınarın, suyu en güzel olan pınarın
Dibe Düzü’ ndeki  “Garibin Pınarı” olduğunu  söylüyor.

2008 yılında yaptığımız İKDOS etkinliğinde bu pınardan içtiğimi  hatırlıyorum.
Ama, bu sefer Dibe Düzü’ne uğramadan doğrudan Lanetleme Geçidi’ne gideceğimiz için, Garibin Pınarı’na uzak düşeceğiz ve sularından içemeyeceğiz.

Uzakta solda köylülerin bir zamanlar Dilber Düzü’ nden Dibe Düzü’ ne kestirmeden geçiş noktası olarak kullandıkları Pişovit Aşıt’ ı görünüyor, etkileyici.
Emrah Abi, hiçbir pınardan içmiyor.

Yanında matarada ya da başka bir şekilde su da taşımıyor.
Suyumuz var, teklif ediyoruz, pınarlardan avuçları ile veya eğilerek de içmiyor.

Soruyoruz.
-        Ben kendimi Laz Puarı’na saklıyorum, diyor Emrah Abi, pınarı “puar” olarak söylerken sanki özlediği bir dostu anar gibi, gözleri gülüyor.

Biz de merak ediyoruz bu Laz Puarı’nı.
Emrah Abi bize başka bir bilgi daha veriyor, bu kez farklı bir konu : Dondurma.

Bildiğimiz “kornet dondurmanın” ilk defa buralarda, Yusufeli’ ne bağlı  aşağıdaki köylerde, adı  “Kornet” olan bir köyde yapıldığını  söylüyor.
Şaşırıyoruz, isim benzerliği mi acaba, diyoruz.

Gerçekten de Yusufeli’ ne bağlı bir Kornet Köyü var, ama Kornet Dondurması ile ne ilgisi var, içten inanmak istiyorum doğrusu.
Doğrusu Emrah Abi ne güzel anlatıyor, sanki bir şarkiyatçı gibi, sanki bir gezgin gibi.
Ne bilgece konuşuyor, sakin ve yumuşak.

Hiçbir şey için iddialı konuşmuyor.
Ama, her yolun sonu olduğu gibi, Emrah Abi ve katırı ile de yolun sonuna yaklaşıyoruz.

Aslında planımız ve pansiyonda İsmail Hocam ile konuştuğumuzda biz Olgunlar’ dan Dibe Düzü’ ne gidecek, katır çantalarımızı oraya kadar taşıyacak ve biz oradan çantalarımızı yüklenerek Lanetleme Aşıtı’ nı geçecektik.
Ama, eksik olmasın İsmail Hocam, yüklerimizi katır ile ta Lanetleme Aşıtı’na kadar taşıması için Emrah Abi ile konuşmuş ve Emrah Abi de bunu  kabul etmiş.

Ne diyelim, bizim için bulunmaz bir olanak.
Yol bitiyor.

Emrah Abi’ de laf da bitiyor.
Lanetleme Aşıt’ na gelmeden Emrah Abi çok değerli bir şey bulmuş gibi, bize Laz Puarı’nı gösteriyor, işte ben bu pınardan içeceğim, diyor.

Önce Emrah Abi eğiliyor La Puarı’ndan su içmeye, kana kana içiyor. Sonra biz içiyoruz hem-rahım Selman ile Laz Puarı’ndan kana kana.
Şimdi anlıyoruz Emrah Abi’nin yol boyunca neden bir  yudum bile su içmeden kendini Laz Puarı’ na sakladığını.

Helal olsun, bu tutkudur işte, buralara sahip çıkan tutku.
Pınarın hemen yanındaki küçük düzlüğü  gösteriyor, katırla  gelmeseydiniz, orada kamp yapabilirdiniz, diyor.

Gerçekten de Kaçkar Geçişi için çok uygun bir kamp alanı.
Artık Lanetleme Aşıtı’ındayız.

Bu aşıta “lanetleme” adını  kim vermiş bilinmez ama, buraya gelmeden “Dilber Düzü” ana kampına ona bu adı verenin İsmail Hocam’ın babası olduğunu  öğrenmiştik kendisinden.
Karadeniz tarafından gelen yoğun sis burada asılı kalıp geçidi aşmakta  zorluk çıkardığından olsa, bu geçide lanetleme geçidi  demişler. Ne olursa olsun, güzelim bir coğrafya “lanet” kelimesi ile anılmamalı, kullanılmamalıdır.

-        İşte, diyor Emrah Abi, burası Artvin toprakları, bir adım yanım, Rize toprakları, bu kadar yakınız birbirimize.

-        Peki neden bu pınara Laz Pınarı denmiş, bildiğim kadarıyla buralarda Lazlar yaşamıyor. Yoksa Laz bir usta mı yapmış bu pınarı.

-        Yok, hayır, sadece buradan sonrası Lazların topraklarına geçiş olduğu için bu isim verilmiş.

Artık Emrah Abi ve katırına veda vakti.
Ama, Emrah Abi’ nin onca anlattıkları, ondan onca öğrendiklerimize karşılık bizim de bir şeyler yapmamız gerekir, maddi olmayan bir karşılığı olmalı bütün bu anlatılanların.

-        Peki Emrah Abi, buraya kadar nasıl geldik, fark edemedik bile. Öyle güzel şeyler anlattın ki bize, o kadar bilmediğimiz şeyler öğrendik ki senden, var rol.

-        Ne demek, anlattıklarımızın ne kıymeti var ki?

-        Öyle demeyin Emrah Abi. Biz sana hakkını ödeyemeyiz. Şimdi ben de sana bir bilgi vereyim mi?

-        Estağfurullah

-        Bak Emrah Abi, sen adının anlamını biliyor musun ?

-        Evet, biliyorum.

-        Nedir senin adının anlamı?

-        Bizim buralarda canın sıkılınca “emrahım dağılsa rahatlasam”, deriz.

-        Yani, bir tür sıkıntı

-        Evet

-        Başka ne anlamı var?

-        Başka, bir de sözlüğe baktım.

-        Ne yazıyordu sözlükte?

-        Şarkıcı, türkücü yazıyordu.

Sözlükte Emrah kelimesinin karşılığında bunların yazıyor olması dil ve kültür adına içimi sızlatıyor. Yazık.

-        Peki, bizim halk edebiyatında kaç Emrah var, bilir misin?

-        Benim bildiğim bir Erzurumlu Emrah var.

-        Bir de Ercişli Emrah var.

-        Peki Emrah Abi, tekrar dönelim Emrah kelimesinin anlamına. Senin bu söylediklerinin hiç birisi Emrah kelimesinin karşılığı değil.

-        Bilemeyiz ki.

-        O zaman anlatayım sana.

-        Anlat

-        Bak şimdi, senin adının başındaki “em” hecesi aslında “hem” dir ve Farsça bir kelimedir. Türkçe isimler kural olarak “h” harfi ile başlamadığı için ve Türkçe ses uyumundan dolayı kelimenin başındaki “h” harfi düşer ve geriye “em” kalır ve Farsça “hem” kelimesinin anlamı “aynı, bir, benzer” demektir. Örneğin, “hem zemin”, toprak ile aynı zemin, demektir. Örneğin, “hemşire” aynı sütü içen demektir. Yani eskilerin doğru olarak kullandığı gibi “kız kardeş” demektir. Biz şimdi aynı anlamı taşımayacak şekilde “hemşireye” kız kardeş diyoruz, neyse bu başka bir konu. Başka örnekler de var, hem cins, hem fikir.

-        Doğru diyorsun Recep Bey.

-        Peki gelelim senin adındaki, yani Emrah’taki ikinci heceye “rah”.

-        O ne demek?

-        Senin adındaki ikinci hece olan “rah”, yine Farsça bir kelimedir ve Türkçe “yol” demektir. Farsiler senin adını nasıl söyler bilir misin?

-        Bilmem

-        Senin adını  Farsiler “homrah – hamrah – hemrah” diye söylerler.

Emrah Abi anlattıklarımı dikkatle dinlerken, hem gülümsüyor hem de öğrendiklerine şaşırıyor ve bütün bunların ardından ne çıkacağını merakla bekliyor.
Selman hem-rahım ise, “yahu söyle de adamı çatlatma” der gibi  arada kaş altından bana bakıyor.

-        Peki ikisinin anlamı nedir Recep  Bey? ,

-        İkisinin anlamı, yani em-rah ya da hem-rah, “aynı yola giden, aynı yolda giden”, demektir.

-        Yani?

-        Yani, “yoldaş” demektir. Biz nedense yoldaş kelimesini hep siyasi olarak kullanır ve asıl anlamını hep göz ardı ederiz.

-        Bilmiyordum Recep Bey.

-        Yani Emrah Abi, senin Farsça olan adının Türkçe anlamı ve karşılığı “yoldaş” demektir. Yani Emrah Abi, sen bizim Emrah Abimiz değil, “yoldaşımızsın”, onca yol geldik, bunu fazlasıyla hak ettin.

Emrah Abi, sabırla dinlediklerinden sonra şaşkınlıkla öğrendikleri karşısında o kadar mutluydu ki. Selman hem-rahıma, Emrah Abi’ nin telefonunu kaydederken “Yoldaş Katırcı”, diye kaydet, diyorum. Gülümsüyoruz.
Dağlar, dereler, kurtlar, kuşlar, insanlar, hep böyle şeyler öğretiyor insana, biz hep böyle şeyler öğreniyoruz insanlardan. Son söz olarak Emrah Abi’ ye Nazım’ın ölümsüz şiirlerinden  bir dize söylüyorum bizim köylüleri  en iyi anlatan bir dize :

(…)
onlar ki
topraktan öğrenen,
kitapsız bilendir
(…)

Bir kitapsız bilendi Emrah Abi bizim için. Ne güzel öğrenmek.
Veda etmeden bize son bir ikramda bulunuyor Emrah Abi.

-        Seneye zirveye çıkmak için gelmeyin. Seneye ben sizi çok güzel yaylalara götürürüm, ta Davalı Yaylası’na gideriz. Eşyalarınızı katıra yükleriz, keyifli bir yayla turu yaparsınız.

Ne diyelim, bu teklife, daha doğrusu ikrama inanamıyoruz Selman ile. Hemen gelecek senenin yaylalar gezisi planlarını yapıyoruz.
Onca yol geldik, onca söz eyledik, hepsi tükendi.
Artık, veda vakti.

Emrah Abi ile vedalaşıyoruz, eski bir dosttan, kadim bir dosttan ayrılmanın hüznü, bir güzel insan tanımış olmanın mutluluğu var yüzümüzde ve yüreğimizde.
***//***

Hem-rah var ise, buradan kolaylıkla EM-RAH veya EM-RE isimlerine geçebiliriz artık.
DAVAR – TAVARİŞ- YOLDAŞ

Ruslar “ avariş” kelimesini “yoldaş” anlamında  çok önceden beri  kullanıyordu,  tıpkı Türklerin “ yoldaş”  kelimesini  çok önceden beri  kullandıkları  gibi.
Ama, Türkçe’ de olduğu gibi, Rusça’ da da “tavariş – yoldaş”  kelimesine  politik bir  anlam yüklendiğinde Ekim Devrimi’nden önce ve sonra Rusça’ da ve sonra bütün Sovyetlerde ve belki de bütün dünyada  en çok kullanılan kelime “ tavariş – yoldaş” kelimesi  olmuştur.

Bütün Bolşevikler değil sadece, Rus köylüleri de, Sovyet köylüleri de, insanları da birbirlerine hep “tavariş – yoldaş”, diye seslenir oldular.
Siz bakmayın şimdilerde ve artık bu kelimelerin hem Türkçe’ de hem de Rusça’ da alaya alındığına, en güzel yakınlık ifadeleri saklıdır bu kelimelerde.

İyi ama, bu “ tavariş”  kelimesinin Rus  diline Türkçe “tovar-tavar-davar”  kelimesinden  ödünç olarak geçmiş olduğunu  söylersek ne olacak ?
“Davar”  kelimesi  her ne kadar  koyun – keçi  sürüsü  için kullanılsa da, geniş  anlamı ile  “mal”  karşılığında  kullanılır.

Eskiden insanlar kendi varlıklarını anlatmak veya karşısındakine sormak için , “şu  kadar baş malım var “ der veya  “kaç baş malın var”, diye  sorarlardı.
Davar, mal ise, buradan çıkan bölüşüm ve paylaşım bizi “davariş-tavariş” kelimesine “aynı  malı  paylaşan” kelimesine götürür.

Davar kelimesinden “tavariş” ve aynı  anlama gelmek  üzere  “yoldaş”  kelimesini  biz  Türkler  değil, ama Ruslar  bulmuşlar  ve kullanmışlardır.

Dil böyle bir şeydir.
Belki de en çok Yoldaş Stalin ‘ in o veciz  sözünden sonra  kullanılır  olmuştur 
“tavariş – yoldaş” kelimesi.

Rusçası ile söylersek
“Eta li sluçayni tavarişi? Nyet, eta ni sluçayni, tavarişi.

Türkçe karşılığı ise,
“Bu bir tesadüf mü yoldaşlar? Hayır, bu bir tesadüf değildir, yoldaşlar.”

Stalin Yoldaş, “bu bir tesadüf mü”, diye sorarken, cevabını da yine kendisi  verir “hayır, bu bir tesadüf değildir.”
Hiçbir şey tesadüf değildir aslında.

YOL-BAŞ
Yol-baş kelimesi ise, benim kendi sözlüğümden bir kelimedir.

İnsanın yola çıkarken, kendisine bir yol-daş bulmasından önce, yolun başında onu bekleyen bir YOL-BAŞ’ın olması gerekir.
Yola çıkın, “yol-başınız” sizi bekliyor.

Erzurumlu ve Ercişli Em-rahlar da.


Muhabbetle,

Aşk illa ki  
Recep Babayiğit

8 Şubat 2018 Perşembe

MÜTTEKA & ÇIBIK


İnsanlar yaşlandıkça daha az uyurlar belki, ama yaşlı insanlara sorsanız “sabahlar olmaz”, gözlerine uyku girmez.

Aslında iyi bir uyku için, bedenimizin dinç olması, kaslarımıza hükmediyor olmamız gerekir.

Yaşlandıkça kaslarımız gevşediği için, uyku konsantrasyonumuz azalır, uyuyamaz ve uykusuzluk çekeriz.

Oysa, türküde geçen söz ne anlamlıdır.

Bu gece uymamışam
Uykuma doymamışam
Çıbık seni keserim de
Yar gelmiş duymamışam

Mütteka, derdi dervişler, başta Mevlevi dergahlarında olmak üzere, hemen bütün Bektaşi  dergahlarında “mütteka” bulunurdu.

Dayama, dayanacak şey anlamına gelir mütteka.

Çilehaneye kırk günlük, Arapça “erbain”, çilesini çekmeye giren derviş asla yatıp, uzanarak uyumazdı. Zaten çilehanenin fiziki yapısı, boyutları da buna uygun değildir.

Derviş oturarak zikir yapar, halvete girerdi.

Yine de uyumaz, uyursa gaflete düşerdi.

Uyumamak için ucu sivri “müttekayı” yere saplar ve müttekanın yay gibi kavisli olan başını alnına dayar.

Derviş uyku gafletine girdiğinde, mütteka dervişin alnından kayar ve yere düşerdi. Mütteka yere düştüğünde, derviş bunu fark eder ve alnını yeniden müttekaya dayardı.

Bu ritüel tam kırk gün sürer.

***//***

Ama, mütteka sadece çilehanede kullanılıp, orada kalmaz.

Günlük hayatta, sohbet ve muhabbette de derviş müttekayı yanından eksik etmezdi.

Edep erkan bilenler, dervişler, bir erkanda, bir muhabbette ayaklarını uzatıp oturmaz, yine müttekaya dayanırdı.

Bir de, açık alanda, kıblenin belirli olmadığı yerde, kıble bulunup da  müttekanın sivri ucu yere saplandığında, cemaat müttekadan öteye geçemez ve saflar ona göre oluşurdu.

Şimdi emekçi insanlar uykularına doyamıyorlar.

***//***

Şimdi mi?

Yavuklusunu el ayak çekilince, hoyratlar uyurken bağa bekleyen, bağda görüşüp, bağda öpüşüp koklaşan deli aşık, olur da yavuklum gelirde, uyur kalırım, o da beni bulamaz, korkar geri gider, diye asla uyuyamaz.

Ama, gel gör ki, uyku tatlıdır. Bastırır da bastırır.

Deli aşık da tıpkı dervişler gibi, uyuyup kalmamak için, alnını bir çıbığa (çubuğa) dayayıp uyur, deli aşık uyku gafletine daldığında alnı çıbıktan kayar ve aşık uyanır.

Çıbık tıpkı mütteka gibi, burada uyarandır.

Ama, eğer çıbık uyarmasına rağmen, aşık uyumuşsa, işte o zaman yukarıdaki türküye konu olan sözleri ardı ardına dizer ve bize, günümüze güzel bir türkü kalır.

Aşık çıbığa kızar ve onu kesebilir, ama ya derviş müttekaya ne yapabilir ki?

Bilirim, eskiden genç yaşlı, bütün köylüler, yanlarında mütteka benzeri asa ile dolaşırlardı.

Görenler ve dahi asayı taşıyanlar onu yazıda yabanda, köyde kırda ite köpeğe karşı kullandıklarını düşünürdü.

Oysa, işin aslı, bizim dervişlere ve bağdaki deli aşığa kadar gider.

***//***

Hacı Bektaş Dergahı’nda, Pir Meydanı’na girerken, girişte solda camekanın içinde duruyordu mütteka .Bilmeyenler için anlamsız bir sopaydı, asaydı o nesne.

Bilmeyenler için mekâna ve makama saygının sembolü olan, eşiğe basmadan girmenin, eşiğe basmadan yüzümüz mekâna ve makama dönük şekilde çıkmanın, ne anlama geldiğini bilmemek gibi.

Bilmemek bir yana, yapılan ritüele alaycı gülümsemelerle bakanlara hele ne demeli?

Şu dünyada ruhunu dayaman için bir mütteka, deli aşkını dayaman için bir çıbığın olmalı.

Var olsun Can' a  mütteka olanlar, Canan' a çıbık olanlar.


6 Şubat 2018 Salı

SILVAN – SYLVIE – SELVİ


Önce bir anı.

Ağustos, 2016
Ulu insanlar vardır, ulu ozanlar.
Ulu dağlar vardır, ulu ırmaklar.
Bazı inançlar, bazı dinler bu ulu nesnelere ruh, can ve anlam yükler.

Gün doğarken, gün batarken, gün dönümlerinde, bahar gelirken, felaket anlarında, bereketli mevsimlerde, çocuk doğduğunda, boya veya klana yeni bir can geldiğinde, aklına gelen her olayda bu ulu nesneler de klanın, boyun bireyleri gibi ortak olurlar  sevince ve hüzne.
Varıp düştük  Zonguldak / Alaplı / Gümeli Beldesi’ ne.

Hendek üzerinden gidiyoruz, Selman’ ın hiç bilmediği bir güzergah.

Güzel ve sakin bir dağ yolu.

Selman Dede Türbesi var, yolun solunda bir yerde.

Akçakoca ‘ ya çıkıyor  yol.

Akçakoca’ da kalmıyoruz, ama yolda gördüğümüz, dere kenarına kurulu bir çardakta oturuyoruz.

Bir kadın işletiyor. Hep acılar, kadındaki acılar burkuyor bizi.

Devam edip, Alaplı ‘ ya varıyoruz.
Alaplı’ da durmadan Ereğli’ ye, Herakles’in kentine devam edelim,  bir daha buraya gelemeyiz , sonra geri Alaplı’ ya dönelim, diyorum Selman’ a.

İtiraz etmiyor.

Orada sana “Cehennem  Ağzı Mağaraları’ nı” anlatırım,  Herakles ve Orpheos – Eurodike mitolojik öykülerini.

Tamam, der gibi Selman.
 Alaplı çıkışında oto stop yapan İsviçreli bir genci alıyoruz.  Ereğli’ ye kadar , diyoruz.

Tamam, diyor.

İsviçreli genç,  Ereğli – Herakles – Herküles , diyoruz.
Tamam, diyor.

Ereğli’ ye varıyoruz, Alaplı – Ereğli arası çok kısa.
Cehennem Ağzı Mağaraları’ na varıyoruz.

Mağaraya, Herakles’ in 12. görevini yapmak için indiği mağaraya iniyoruz.
Heraklesi, üç başlı köpek Kerberos’ u, Akheron Vadisi’ ni , Stykes Nehri’ ni, o nehirde sandalıyla ölüleri bekleyen ihtiyar Kharon’ u, ölülerin çenelerinin arasında getirmeleri gereken    “obulus” , paradan, yer altı tanrısı ve aynı zamanda yer altı / ölüler diyarı anlamına Hades’ ten söz ediyorum.

İsviçreli genç gözleri büyüyerek dinliyor. Mağara içinde birikmiş kristal berraklığındaki su ve sessizlik, anlatılan mitolojik öykü onu çok etkiliyor.
Sonra, Orpheus – Eurodike aşkı ve yine yer altında geçen hazin mitolojik öyküyü anlatıyorum.

Büsbütün mutlu olup şaşırıyor İsviçreli genç.
Bu öyküler hep burada mı yaşandı, diye soruyor.

Ereğli’ ye dönüyoruz.
Meşhur Ereğli Pidesinden  yiyoruz.

Genç de yiyor.
Biz artanlarımızı paket yaptırıp gence veriyoruz. 

Onu  Zonguldak yol ayrımına bırakıyoruz.
Yolda, “Cideros’ a, İnce Burun ve Hamsilos’ a mutlaka uğra” diyorum.

Alaplı’ ya dönüyoruz.
Gümeli Beldesi’ ni buluyoruz.

Gümeli Beldesi tamamı  Ordu – Gürgentepe’ den  gelmiş Çepniler ve Gümüşhane / Kürtün / Taşlıca Köyü merkezli Güvenç Abdal Ocağı’na bağlılar.
Sora sora anıt ağacı arıyoruz, ulu ağacı.

Herkes, en küçüğünden, en büyüğüne anıt ağaçları biliyor ve sahip çıkıyorlar.
Muhteşem gürgen ve meşe ormanları bizi bir yutuyor vadilere çekiyor, bir dışa atıyor, dağların doruklarına çıkarıyor.

Fındık Ağılı Mahallesi’ ne Halil Bey yardımcı oluyor bize. Elimdeki kitaptan mahallerinin hatta evlerinin resimlerini gösteriyorum, şaşırıyor, ama güven duyuyor.
Vara vara geliyoruz, Karapınar Yaylası’ na.

Ulu ağacı bulamıyoruz.
Burası, Karapınar Yaylası son durak.

Bir ev var.
Kimse yok mu, diye sesleniyorum.

Bir süre sonra, temiz yüzlü, güzel bakışlı, çakır gözlü bir kadın çıkıyor, orta yaşına rağmen, fidan gibi. Elmas Abla.
Elmas Abla, bize yardımcı oluyor.

Siz de Gürgentepe’ den mi geldiniz, diyorum. Güvenç Abdal Ocaklı mısınız?
Gülümsüyor, yabancılamayı ve ürkekliği atıyor üstünden.

Ulu ağacın nerede olduğunu yere  adeta bir topoğrafya haritası çizerek anlatıyor  bize.
Levha yok mu?

Hayır, Mili Parklar levhayı söktü, ulu ağaca zarar vermesinler, diye.
Elmas Abla’nın haritasına göre  gidiyoruz.

Tarifler doğru.
Her yer sık orman.

Gözden kaçırdığımız işaretler olmalı besbelli.
Ulu ağaca giden orman içi  patikayı bulamıyoruz.

Selman sıkılmış, terlemiş.
Şort ve sandalet giyiyor.

Cangılın ve ısırganların içindeyiz.
Bir saat  yürüdük.

Ulu ağaç yok.
Ama, bacaklarımız ısırgan, “dalagan” çürüğü neredeyse, ben pantolonlu olmama rağmen.

Yok, Elmas Abla’ ya tekrar gidelim ve soralım.
Yok, gece burada kamp yapalım, yarın aramaya devam ederiz.

Olmaz, hava gece çok sertleşecek.
O halde, ulu ağacı  aramaya devam.

Saat 17:30, ulu ağaca çıkan orman içi patikayı buluyoruz.
Elmas Abla, her yeri, her işareti doğru çizmiş, biz atlamışız.

Hızlı bir çıkışla, yarım saatlik yürüyüşle ulu ağaç ile kucaklaşıyoruz.
Selman ağaca sarılıp öpüyor, niyaz ediyor ağaca, Alevi inancının aktarımıyla.

Porsuk Ağacı, iğne yapraklılardan.
Tam, 4.112 yaşında.

Buzul çağından hemen sonraya gelen bir tarih.
Çevre uzunluğu 10 m, boyu  100 metre  gelir.

Ulu ağaca sarılıyoruz, etrafında üç kere dönüyoruz.
Önünde niyaz ediyoruz.

Bir saatten fazla ağaç ile hasbi hal ediyoruz.
Hava bozuyor.

Gece yaylada kalmaktan vaz geçiyoruz.
Hızla sahile iniyoruz.

Selman  yolda araçtan inmeden, dalları  yola sarkan fındık ağaçlarından fındık topluyor, göz hakkı için.
Yayla olmazsa, sahilde kamp yapalım, demiştik.

Hava çok sert.
Otelde kalıyoruz.
Bir güne neler neler sığıyor.

Dönüşte Selman’ ı yine farklı bir yola, Alaplı – Yığılca yoluna sokuyorum.
Akşam hava durumu haberleri çok kötü.
İsviçreli genci düşünüyoruz, çadırda kalıyor.
Hemen zamansız kaçış - acil bir gezi planlıyorum ulu ağaca.

Gürgen ve meşenin alev alev yanıp, yapraklarını  kızardığı, sarardığı bir zamana
30 Ekim ya da , 13 Kasım.

***//***

SİLVAN – SYLVIE - SELVİ

İsviçreli gencin adı SİLVAN.
Mağaraların birinde yanımıza yanaşan ama  oralı, Ereğlili  olmadığı her halinden belli olan gence soruyorum. 

-          Nerelisin? 

-          Diyarbakırlıyım abi. 

-          Neresinden? 

-          SİLVAN-lıyım abi 

İsviçreli gence, Silvan’ a sesleniyorum. Gelip Silvan-lı genç ile tanışıyor.
Hiçbir şey tesadüf değildir.

Tesadüf olmayan başka o kadar çok şey var ki.
Aşağıdaki isimlerden hangisini  alırsanız alın, hepsi  SİLVAN ile ilgili, hepsi o kelimeden türemiştir.

Hepsinin, yani  SİLVAN’ın,  yani  SELVİ  ormanın ana yurdu  bu  topraklardır, yani Suriye ve Lübnan’ı da içine alan Anadolu  topraklarıdır.
SİLVAN : İbranice’ deki anlamı “orman”.

SILVIE – SELVA – SİLVA ve Türkçe’ de SELVİ, aynı anlama gelen SİLVAN’ın feminen  halidir.
SELVİ : Yapraklarını dökmeyen uzun boylu kozalaklı bir ağaç türüdür.

TRAN-SİLVAN-YA: Bugünkü Romanya’da ormanlık bir bölge
PEN-SİLVAN-YA     : ABD’ de orman bakımından zengin bir eyalet

***//***
İsviçreli  genç  SİLVAN ile  Diyarbakır’dan gelen SİLVAN-LI  genç Zonduldak – Ereğli’de Cehennem  Ağzı Mağaraları’nda  nasıl  karşılaşıyor ?

***//***
Bir de, bu topraklarda yaşamış PİR SİLVANUS   vardır.

Kimi kaynaklar PİR SULTAN ABDAL’ın aslında PİR SİLVANUS olduğundan söz eder. Konuyu  Alevi tarih yazıcılarına bırakalım.
PİR SİLVANUS bir aziz değildir, o, yedinci yüz yılda yaşamış bir halk ozanıdır ve Bizans’ın baskıcı ve yok edici  Ortodoks zulmüne karşı bu topraklarda, kökleri Sümerlere, Hititlere kadar giden  bin yıllardır yaşayan  Anadolu inancını savunmaktadır.

Pir Sultan ABDAL gibi, taşlanarak öldürülür, gelenek devam eder.
O halde bir soru:

Neden sadece bu topraklarda olmak üzere mezarlıklara hep SELVİ – SERVİ AĞACI dikilir?
SELVİ ağacı dikilir, çünkü bilinmeyen nedenin altında yatan “sır” her dikilen SELVİ AĞACI, PİR SİLVANUS – PİR SULTAN ABDAL  anısı yaşasın diyedir.

Her SELVİ – SERVİ ağacı dirençtir ve göğü delen başları ile en az 2000 yıl yaşarlar.
Uzaklardan bakıldığında PİR SİLVANUS’un nöbete  durmuş CANLARINI andırırlar.


5 Şubat 2018 Pazartesi

AY – AYNA – MİRAT – MIRROR

Eskiler sözün sonunda hep şunu derdi:

Emr-i bil maruf
Yehn-i anil münkir

(iyiliği emreyleyen / kötülüğü  yasaklayan)

Yaratan, Yüce Gök, Kutsal Işık, bizi, insanları böyle  eylesin anlamındadır.

Şair de bir başka söyler,

(…)

Kim bilir kimden umarız emr-i bil maruf
Kim bilir kimden umarız yehn-i anil münkir
Bize yalnız oğulları  asılmış bir kadının memeleri  itimat telkin eder.

(…)
(İsmet Özel )

***//***

Can, insandı, insana  Can diyoruz.
Canan ise,  “ can içinde  Can “ ‘ dır  bu yolda. Bir  sohbetimizde  söz  etmiştik.

Kalecikli Mir’ati Baba  vardır bir  de, 19. yüz yıl  sonlarında yaşamış bir  ulu ozan,  Can-an  onun nefesinde  başka bir  anlam kazanır.


Zincir kar eylemez bizlere  sofi
Bin can ile bir canana  bağlıyız
Okuduk anladık emr-i marufu
Hükmü bakii adil hana bağlıyız

Yârimizi  seçtik, ağyarımızdan
Kimse vakıf olmaz  esrarımızdan
Dönmeyiz Mir’ati ikrarımızdan
Hacı Bektaş, pir  sultana bağlıyız

                            Mir’ati

Emr-i maruf : iyiliği yayma
ağyar : yabancı , el
mirat : ayna

Hep sırlar gizlidir, kim vakıf olabilir  bu esrara , mirat neyi yansıtır, ışığı mı, aşk-ı sırrı mı ,miratı tutunca yüzüne kaç kişi  görebilir  kendi ağyarını, ağyar kim, emr-i maruf varsa, yehn-i münkir  de  vardır.

Yehn-i münkir : kötülüğü yasaklama

 ***//***

Ayna, kelimesinin de “ay” ile ilgisi  var.

Eski  çağ, Hitit – Frig    figürlerinde, buluntularda  bronzdan yapılma aynalar göze çarpar. O aynalar  “ayın” somutlaşmış halidir aslında.

Bir de eski çağ kültürlerinden Hitit – Sümer, oradan Roma ve tek tanrılı dinlere, islamiyete, oradan Alevi – Bektaşi inancına geçen “ay ve gün” kültü, tapınımı vardır.

Ay Ali’dir, gün Muhammed.

Tevhid, birleştirme, bir etme demektir. Ali ile Muhammed , gün ve ayın birleşmesi  anlatılır, sembolize edilir. 

Alevi tevhidleri  çok etkileyicidir ve Sabahat  AKKİRAZ  çok içten ve duygulu  söyler.

Buradaki “ay ve gün” sembolü Sümer’den gelir.

Roma düne kadar bayrağında  ay ve yıldız taşıyordu.

Osmanlı ve sonra Türkiye Cumhuriyet’ i  “ay ve günü” Doğu  Roma’ dan alıp bayraklaştırdı.

Gün aslında burada “yıldızdır”, ay ise “güneş”, ışığı veren.

***//***

Aynaya, “aya” bakacak gücümüz var mı?

Aynaya bakınca kendimizi mi görürüz?  Korkmadan bakabilen ne görür ay-nada?

Bir de “tuttum aynayı yüzüme, Ali göründü gözüme”, diye özetlenen bir Alevi felsefesi vardır.

Burada, görünen Ali değildir elbette, aynayı yüzüne tutabilmektir mesele.

Anadolu  köylüsü  ta Sümer’ den bu yana bu sorunun  yanıtını  arar, tarım ve ormancılık  işin en kolay çözülmüş sorunudur.

***//*** 

Osmanlı 16.  Yüz yıla kadar aslında Anadolu’nun yerli halkı olan, günümüze kadar pagan inanç unsurlarını taşıyan şimdi Alevi dediğimiz, “Alevilere”, “Işık Taifesi”, diyor,  aynı anlama  gelmek  üzere, alevi  birisine  “ışık”, diyor.

***//***

Bir de insanların çocuklarına  neden  “ışık”  adını  verdiğini  hep  merak ederdim, anlıyorum.

***//***

Bir de fırtınalı yıllardan, bizim devrimci gençlerimizden Ömer AYNA vardı, bir insanın soyadının neden ayna olduğunu merak ederdim.

Mirati  Baba’ yı   okuyunca,  soru  sormanın  ne kadar  anlamsız  olduğunu  anladım.

Mirat, ayna demek.

Ayna ay  demek.

Ay ışık demek.

Alevi  yoluna  kadar  gelen ta  Hititlerden  bu yana  ana tanrıçaların  “Arinna, 

Kubaba, Kibele,  Artemis, Diana” elinde  tuttuğu  “ayna”  figürlü  heykelcikleri  çok ünlüdür.

Elde tutulan aslında “ay, aslında ışıktır”.

Mirror bunca sözü yansıtabilir mi acaba?  

Madem ki “ay-na” dedik, son sözü Aziz Nesin söylesin bir şiirinde.

AYNANDA KALACAKSIN

Boşuna uğraşıyoruz gizlemek için
Bir zaman gizlesek de
Gün gelir gizlenemez
Açık gözlerime bakarlar o gün


Muhabbetle,

Aşk illa ki,