27 Aralık 2025 Cumartesi

GÜVEN MESELESİ

İSİMLERDE GÜVEN

Üniversitede adı Şaban Avcı olan bir arkadaşım vardı.

Mezun olmadan kısa bir süre önce adını “Güven” olarak değiştirdiğinde kimse fark etmemişti bile. O bizim için hala Şaban’dı.

Güven, daha sonra öğretmenliğe başladı ve belki de isabetli bir kararla adını değiştirmişti. Zira öğrencileri onun Şaban adıyla alay ederlerdi muhtemelen.

İyi, ama Şaban arkadaşım adını neden başka bir isimle değil de “Güven” ismiyle değiştirdi?

Güven adı ona gerçekten “Güven” mi veriyordu?

Çocuklarımıza güven benzeri isimler koyarız.

Demir, Çelik, Efe, Yiğit vb.

Çocuk, Demir adını alınca kendine bir güven gelip, demir gibi mi oluyor?

Veya Efe adını taşıyan çocuk, kendine aşırı “Güvenden” başına neler gelebileceğini bilebilir mi?

…/…

Türk edebiyatında önemli bir isim olan Vedat Türkali, iki ciltlik GÜVEN romanını 10 yılda hazırlar. Roman yayınlandıktan sonra başta sol çevrelerde elden düşmez olur.

Vedat Türkali roman yayımlandıktan sonra kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde “Bu kitap gerekliydi,” der.

Roman kimin için gerekliydi? Okuyucu için mi, yoksa romanda adı geçen TKP çevreleri için mi?

Vedat Türkali, hem romanda ele aldığı TKP çevresine hem de 12 Eylül sonrası dağılan, çözülen sol çevrelere “Güven” mi aşılamak istiyordu?

Vedat Türkali söyleşisinde devamla, “Hep yazmak istediğim kitap... Bugüne kadar yazdıklarım, Güven’i yazmak içindi” diye konuşuyor.

Bugüne kadar yazdıklarım, derken, Vedat Türkali o güne kadar yazdıklarıyla kendine ancak bir “Güven” geldiğini mi söylemek istiyor acaba?

İyi, ama Vedat Türkali, nüfusta bilinen “Abdülkadir Demirkan” adını mahkeme kararıyla Abdülkadir Pirhasan olarak neden değiştirir? Bunun sansüre takılmama adına yapıldığı söylense de daha sonra ve bildiğimiz adı Vedat Türkali onun partili kimliğini gizleme adına yapılmış olabilir mi?

Vedat Türkali adı daha mı “Güven” veriyordu Abdülkadir Pirhasan’a?

Mehmet Nusret Nesin, adını Aziz Nesin olarak değiştirince yazılarını daha bir “Güven” içinde mi yazdı?

…/…

KARŞILIKLI GÜVEN

Yıllar önce, 2013 yılı, Hattuşa Yurt Gezimizde bir Çerkes Köyü olan Alaca-Mahmudiye Köyü’nden Alacahöyük arasını yürümüştük.

Alacahöyük’e vardık.

Hattuşa’ya gelmeden önceden bir leblebi sipariş listesi yapmıştım.

Leblebileri almak için Çorum’a gitmeye zamanımız kalmadı ve Alacahöyük’ten geri dönmek zorundayız.

İyi, ama leblebileri de almak istiyoruz. Çorum Leblebisi denilince akla ilk Lider Leblebi ve onu yapan usta Yaşar Bodur usta gelir. Ben o zamanlar ne Yaşar ustayı ne de Lider Leblebiyi tanıyorum.

Telefon ediyorum. Yaşar usta çıkıyor karşıma. Biraz konuşmadan sonra, “Aha ben sana benim oğlanı vereyim,” diyor ve telefonu adının Osman olduğunu söyleyen oğluna veriyor.

Osman ile aramızda şöyle bir konuşma geçiyor telefonda.

-Bak Osman kardeş, biz şu anda Alacahöyük’teyiz. Çorum-Alacahöyük arası yaklaşık 45 dakika çeker. Elimde 750, TL tutarında (2013 ekmek fiyatı 1.00 TL) ve farklı çeşitte leblebi siparişi var. Listeyi sana faksla göndereceğim. Sen listede yazılı siparişi hazırlayıp buraya gelebilirsen, ben sana parayı elden veririm, sen de bana siparişleri teslim edersin.

-Tamam Abi.

-Gelemezsen de ne sen kaybedersin ne de biz.

-Tamam Abi. Siparişi hazırlayıp oraya geleceğim.

Osman telefonda sadece bu kadar konuştu. Ne “Ya ben gelince siz orada olmazsanız, ya beni işletiyorsanız, ya paramı alamazsam, harcadığım benzin boşa gidecek ve bütün işlerim aksayacak vb.” gibi endişe verici hiç soru sormadı, sadece tamam abi, dedi.

Kırk beş dakika sonra Osman, Kartal bir araçla geldi ve leblebileri bize teslim etti, biz de ona parayı. Osman aldığı parayı saymadan cebine koydu. Biz de leblebileri kontrol etmeden üzerinde yazılı isimlere göre dağıttık.

Bu bir “Karşılıklı güven meselesiydi.”

…/…

ARKEOLOJİK HAZİNEDE GÜVEN-I

Pandemi günlerinde bir gün yolum yine Alacahöyük’e düştü.

Ünal Yalçın ağabey, uzun süre Alacahöyük Müzesi Müdürlüğü yaptı ve oradan emekli oldu ve orada yaşıyor.

Onunla bir sohbetimizde ondan hazine değerinde, kazı başkanlarının belki de hiç ilgisini çekmeyen, arkeolojik kazılar dışındaki konularda bilgiler almıştım.

Ünal Yalçın Abi ta başından anlatıyor:

“Dedem Süleyman Yalçın o yıllarda (otuzlu yılların başı, rb) Ankara’da İngiliz Büyükelçiliğinde hizmetli olarak çalışıyor. 1935 yılında Alacahöyük resmi kazıları başladığında birileri dedeme ulaşıyor ve orada kazıda çalışacak işçilere ihtiyaç olacağını, köylülerin kazılarda çalışıp çalışamayacaklarını soruyor.

Dedem de çalışırlar, diyor.

O halde sen bu işi organize edebilir misin, diye sorulduğunda, olur, gittiğinizde köyde Yusuf Ka (Kahya, rb) var, gidip onu bulun, o size her konuda yardımcı olur, diyor.

Yusuf Ka, benim de annemin dedesi olur, o zaman köyün ağası diyebileceğimiz birisidir. Dediği emir gibidir.

Kazılar için ilk resmi heyet geldiğinde kazıda çalışacak işçileri, araç gereci, heyetin kalacak yerlerini, onların iaşesini vb. hepsini Yusuf Ka ayarlar.

Bu arada Süleyman Dede’m de Ankara’daki işini bırakıp o da köye gelir.

Kazı heyeti Yusuf Ka’yı çok sever ve tutar.

Son derece güvenilir bir adamdır Yusuf Ka.

Öyle ki, kazılarda daha ilk günlerden itibaren fışkırırcasına çıkan, birbirinden değerli eserlerin hemen Ankara’ya gönderilmesi güçlüğü karşısında bütün eserler o güvenilir insana, Yusuf Ka’ya emanet edilir ve bir yıl onun evinde tahta paletlerin üzerinde muhafaza edilirler.

Eserler daha sonra kağnılarla Yerköy’e, oradan da Ankara’ya nakledilir.

Mesele “Yusuf Ka’ya güven meselesidir.”

…/…

HATTUŞA KAZILARI NASIL BAŞLADI?

ARKEOLOJİK HAZİNEDE GÜVEN-II

Bilinen resmi Hattuşa Kazıları ne zaman ve hangi vesileyle başladı?

Daha ilk günden ortaya çıkarılan arkeolojik buluntular nasıl muhafaza edildi?

Alacahöyük kazılarından yıllar önce başlayan Hattuşa kazılarında ortaya çıkarılan arkeolojik buluntular da benzer şekilde güvenilir birisine teslim edilir: Ziya Bey’e

Ziya Bey, Elbistan merkezli olup 16. yüzyılda Çorum-Boğazköy’e sürülen Dulkadirli Beyliği’nin son temsilcisidir.

1906 yılında başlayan resmi kazılara gelen kazı başkanı ve diğer yabancılar Ziya Bey’in konağında kalmaktadırlar.

Ya arkeolojik buluntular nerede muhafaza edilmektedir?

Bu soruyu yanıtlamadan önce kazıların başlamasına vesile olan olayı anlatalım isterseniz.

Aslında her iki sorunun da cevabını Metin Sözen’in küçük kardeşi Gürol Sözen’in çocukluk anılarında buluyoruz.

“Köylü ile bey karışımı bir adamdı (Ziya Bey, rb); cins atlara binip dolaşır, yanından ayırmadığı uşağı İsmail hep sırmalı elbiseler giydiği halde, kendisi yakasız bir köylü mintanı ile yetinir, çizme giymez çapulayla gezerdi.

Kısa bir süre önce, köylülerinden birinin getirdiği bir kil levhayı İstanbul’a göndermiş, böylece Macridy’nin, dolayısıyla da Wincler’in dikkatini çekmişti. Yani bütün bunlar, kazı ekibi Ziya Bey tarafından iyi kabul görecekti.

Büyük teyzemin kocasıydı Ziya bey. Sungurlu’da ve Hattuşa’nın bulunduğu Boğazköy’deydi evi ve toprakları. Alman kazı kurulu ve kazı başkanı Wincler, Macridy’e evinin selamlık bölümünün tümünü ‘Kazı evi’ olarak kullanılması için karşılıksız vermişti. Ceram’a göre, yıllarca da tüm heyeti ağırlamıştı; Kufi yazılı sinilerde. Ünlü Alman arkeolog K. Bittel de bu geleneğin içindeydi.

Yunus ve Feride’den olma Ülfet, bu nedenle Hititli sayılabilir, sanırım. Ne de olsa züğürt tesellisi! Bugün de var olan selamlık yapısının alt katlarında, beş-altı yaşlarımda, yüzlerce Hitit tabletinin yer aldığı sandıkları anımsıyorum.”[1]

Ziya Bey, köylülerin bulup getirdiği çivi yazılı kil tabletleri önemsemeyip, fırlatıp bir kenara atsaydı, yani onları başında Osman Hamdi Bey’in bulunduğu Müze-i Hümayun’a, İstanbul’a göndermemiş olsaydı, Hattuşa kazıları belki de en az 50 yıl gecikmeyle başlayacaktı.

Osman Hamdi Bey, kendisine Anadolu’dan gönderilen kil tabletleri ciddiye alarak hemen iki değerli insanı Theodor Macridy ve Hügo Winclker’i o zamanki Boğazköy’e, şimdiki Çorum-Boğazkale’ye gönderir.

Gelen kazı heyetleri Ziya Bey’in selamlık konağında kalırlar.

Yüzlerce çuvalın içine doldurulan çivi yazılı tabletler Ziya Bey’in konağında muhafaza edilir.

Hepsi,

-Ziya Bey’in çivi yazılı tabletleri İstanbul’a göndermesi,

-Osman Hamdi’nin Ziya Bey’i ciddiye alması,

-ve iki arkeoloğu Boğazköy’e göndermesi,

-bulunan çivi yazılı kil tabletlerin Ziya Bey’in konağında muhafaza edilmesi,

-yakın zamana kadar gelen bütün Alman kazı başkanlarının Ziya Bey’in selamlık konağında kalmaları

birer “Güven meselesidir.”

…/…

KAPTANLARA GÜVEN-I

Mustafa Kemal, daha sonra soyadı Durusu olacak olan İsmail Hakkı Kaptan’ı, birçok geminin kaptanlığının yanında belki de en çok Medine Vapuru Kaptanlığından biliyor olmalıdır.

1 Mayıs 1919 tarihinde Bandırma Vapuru Kaptanlığına tayini çıkan İsmail Hakkı Kaptan, diğer bir adıyla Efendi Kaptan, 15 Mayıs’ta “Hazır ol” emrini alana kadar Mustafa Kemal Paşa ile daha önce hiç karşılaşmamıştı.

Mustafa Kemal, 15 Mayıs’ta Efendi Kaptan’ı Şişli’deki evine çağırtır. Gerekli görüşmeden sonra, Efendi Kaptan’a 16 Mayıs tarihinde, Galata Rıhtımında hazır olmasın emrini verir. 16 Mayıs’ta Galata’dan kalkacak Bandırma Vapurunun istikameti Samsun Limanı’dır.

Bandırma Vapuru uzun yola, Karadeniz’in deli dalgalarına, bir dantel gibi girintili çıkıntılı kayalık kıyılarına aşina değildir.

Bunu Mustafa Kemal de bilmektedir.

Mustafa Kemal’in bildiği başka bir şey daha vardır. Efendi Kaptan, İsmail Hakkı (Durusu) güvenilir bir bahriyelidir ve Mustafa Kemal Efendi Kaptan’a güvenmektedir, Bandırma Vapuruna değil.

Gerisi bildiğimiz hikayedir.

Mustafa Kemal’in meselesi bir “Güven meselesidir.”


KAPTANLARA GÜVEN-II

BİR IRMAK DOĞUYOR-III MEANDROS Yurt Gezimiz kapsamında 16-20 Mayıs tarihleri arasında iki minibüsle yol alıyoruz. Çine yakınlarında Erol Kaptan’ın aracının altından sesler gelmeye başlıyor. Sesler gittikçe artıyor.

Bir sorun var. Sesler şanzımandan geliyor ve ciddi olmalı.

O gece Çine’de kalacağız. Ertesi sabah erkenden Gerga’ya doğru yola çıkacağız.

İbrahim Katırcı Kaptan uzun yıllardır bizi bir yerden bir yere taşıyan ve her seferinde de bizi salimen sevdiklerimize kavuşturan dostumuz, kardeşimizdir.

Şanzımandan gelen sesi, ben, Erol Kaptan ve Baha biliyoruz. Araçtakiler panik olmasınlar.

Otele geliyoruz. Katırcı Kaptan araca bakıyor. Tamam. Tamir gerekli.

Hemen Aydın’da yedek parçacı ve tamirci aranıp bulunuyor. Aydın’a gidiliyor.

Onlar gelene kadar biz otelden ayrılmayacağız.

Araç tamir olmazsa ne olacak? Gezi yarıda mı kalacak?

Elbette hayır.

Katırcı Kaptan oradan, kaldığımız yerden başlamak üzere yeni bir minibüs kiralayacak ve gezimiz sonuna kadar devam edecek.

Katırcı Kaptan ve Erol Kaptan araçlarla geliyorlar. Otelden ayrılmadan önce olanları anlatıyorum.

Kimse de tedirginlik yok.

Biz Katırcı Kaptan’a güveniyoruz ve yola öyle çıkıyoruz.

Mesele “Güven meselesidir.”

…/…

İNSAN SESİNE GÜVEN

İnsan birisinin sesine aşık olup da onun peşinden gidebilir mi?

Orasını bilemeyiz, ama eski Türk filmlerinde Bizans kalesini kuşatan Türk akıncı beyi kale kapısı önünde yanık sesiyle bir türkü tutturunca kale muhafızının kızı akıncı beyine aşık olur ve gece vakti kale kapısını açar.

Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Usta’nın ustası, onun dayısı Bulduk Usta ise sesiyle başka bir türlü aşık edermiş dinleyenleri kendine.

“Çalıp söyleme merakım küçük yaşlarda başladı. Bulduk adındaki dayımın çok güzel sesi vardı. Bir köyde türkü söyledi mi, diğer köyde dinlenirdi. Hatta seferberlikte asker kaçaklarını yakalamak için subaylar dayımı yanlarına alır köy köy dolaşırlarmış. Dayıma türkü söylettirip kendileri de pusuya yatarlar ve dayımın sesine dağlardan köye inen kaçakları yakalarlarmış.”[2]

Bulduk Ustanın sesini duyan asker kaçakları aslında ona güvenlerinden dolayı düze inerler. Bulduk Usta burada tuzağın bir parçası değildir, kaçaklar zaten suçludur ve güvenilirliklerini kaybetmişlerdir.

Bulduk Ustaya güven, sese güvendir. 

…/…

SOKAĞA GÜVEN

Nesrin Sipahi ilk çocuğuna bakacak kimseyi bulamaz.

“Sürekli kalan bir bakıcıları yoktu, sadece arada bir komşuları yardıma çağırıyorlardı. Bir de sokaklarında bir Kürt kızı vardı, kimsesiz, taksi durağında kalan bir öksüz. Arada onu çağırıyorlardı, birkaç saatliğine bebeğe sahip çıksın diye. İnsanlar arasındaki ilişkiler çok daha güvene dayalıydı o zamanlar, komşular birbirlerine emzikteki çocuklarını bile emanet edebiliyorlardı.”[3]

Nesrin Sipahi’nin sokaktaki Kürt kızına bebeğini teslim etmesi “Sokağa güven” meselesidir.

…/…

 DEVLETE GÜVEN-I

BAĞIMSIZ POSTA İDARESİ

Bir ülkenin bağımsızlığının en büyük karakteristiği bağımsız gümrük ve posta idarelerine sahip olmasıdır.

Cumhuriyet’e kadar yabancı misyonun İstanbul içinde kendi mahkemeleri ve postaneleri bulunuyordu.

Jön Türkler Avrupa’dan gelen o dönem sakıncalı yayınları yabancı postaneler aracılığıyla alırlar ve okurlardı.

Bugün o postane ve mahkeme mekanları, adında postane/mahkeme olarak birbiri ardına bar-meyhane olarak işletmeye açılmaya başladı.

“Ancak mümin Türk, padişahının niçin Avrupai hayatın bu garipliklerini taklit ettiğini anlayamıyor. Dört büyük devletin, padişahın şehrinde özel posta idarelerini kurmuş olmasına da aklı ermiyor. Niçin Türk postanesini kullanmıyorlar? Emniyetli olmadığından. Bu sebeple de yabancı bir memlekette kendi posta idarelerini kuruyorlar.”[4]   

Yabancılar ve Jön Türkler Osmanlı Posta İdaresi’ne güven duymuyorlardı. Mesele bir “Güven meselesiydi.”

DEVLETE GÜVEN-II

BAĞIMSIZ GÜMRÜK İDARESİ

90’lı yıllarda taklit tekstil ürünler yaparak Yurt dışı fuarlara katılanların standları zaman zaman fuarın düzenlendiği ülkenin gümrük ve maliyesi tarafından baskınlara uğrardı.

Bu hem o ülkeye taklit ürün hem de kayıt-beyan dışı ürün sokmaktan kaynaklı olurdu. Hala var mı, bilemiyoruz, ancak 1930 yılında Leipzig’de düzenlenen bir fuarda Türk pavyonuna baskın yapılmamış olsa da yaşanan olay tam bir skandaldır.

Vedat Nedim Tör, o yıllarda Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti Müdürü’dür ve fuara onun başkanlığında katılım olur.

“İnhisarlar İdaresinin (Sonraki yıllarda Tekel idaresi, rb) yeni kurmuş olduğu ‘Likör’ Fabrikasının müdürü bir gün büroma gelerek bana: ‘Leipzig Fuarına biz de likörlerimizi göndermek istiyoruz. Bizim likörlerimiz taze yemiş usaresinden yapılmadır. Avrupa’nın likörleri ise çokluk esanstan yapılır. Bu bakımdan bizim likörlerimiz her yönden tavsiyeye layıktır. Fuarda bu noktayı bilhassa belirtmenizi rica ederim’, dedi.

Fuarda büyük likör ithalatçılarını pavyonumuza çağırdık. Likörlerimizden ikram ettik. Numunelik şişelerden verdik. Ve fabrika müdürünün sözlerini dilimizin döndüğü kadar tekrarladık. Adamlar numunelik şişeleri aldılar ve birkaç gün sonra pavyonumuza gelerek şunları söylediler:

‘Evet, likörlerinizi tahlil ettirdik, kalitece mükemmel çıktılar. Yalnız şişeleriniz, etiketlerine varıncaya kadar ‘taklit’. Bakın, sizin portakal likörlerinizin şişeleri bizim Kuvantro şişesinin aynı… Sizin ‘Beğendik’ likörünüzün şişesi, bizim Benediktin’in kopyası. Hatta adı bile. Keşke likörleriniz esanstan yapılmış olsaydı da şişeleri ve etiketleri kopya değil, orijinal olsaydı!” [5]    

Taklit şişelerin yurt dışına çıkmasına izin veren Türk Gümrüğü olsa da onları çıkaranlar hiç mi mahcup olmadılar.

Leipzig Gümrük İdaresi Türk Pavyonuna gelip skandal çıkarmadıysa, Türklerle Almanların iyi ikili ilişkilerinin yanında, genç Cumhuriyet’in ve Mustafa Kemal’in o zamanlar bütün dünyada kabul gören prestijinden olsa gerek.

…/…

Dünya bir gecede servetini ve saltanatını kaybedenlerle doludur.

Ozanlarımız ise daha baştan bunun böyle olduğunu bilip söylemişler:

Güvenemem servetime malıma

Umudum yok bugün ile yarına

Toprak beni de basacak bağrına

(Ali Ercan)

…/…

Karlı bir kış günü gece vakti kapısını çalarak uykusundan uyandırabileceğiniz bir dostunuz varsa, güvendesiniz, demektir.  

Aşk illa ki,


Not: Bu yazı için önerilen dinleme

Adaletin bu mu dünya- Söz ve Müzik: Ali Ercan

İcra-Selda

 


 



[1] Kederi Dağıtan Mavi-Gürol Sözen-Tarihçi Kitabevi-Ekim 2014 Birinci Baskı-s.216-217

[2] Neşet Ertaş Kitabı-Bayram Bilge Tokel-Kapı Yayınları-Ekim 2012 Birinci Baskı-s.63

[3] Nesrin Sipahi-Sahnelerin, Radyoların, Plakların Hanımefendisi “Müziğimizin Yüz Akı”-İletişim Yayınları-2025 Birinci Baskı-s.59

[4] İstanbul’da İki İskandinav Seyyah-K. Hamsun-H.C. Andersen-Çeviri: Banu Gürsaler-Syvertsen-Yapı Kredi Yayınları-Eylül 2025 On birinci Baskı-s.74

[5] Yıllar Böyle Geçti-Vedat Nedim Tör-Yapı Kredi Yayınları-Temmuz 2023 Üçüncü Baskı-s.46-47 

21 Kasım 2025 Cuma

MOLTKE’NİN ANILARINDAN ÇEKİÇ ALİ’NİN AVAZINA: ÇUBUK

Tütün ilk defa nerede ve ne zaman sigara olarak içildi?

Eldeki bilgiler ilk tütünün MÖ 3000’lerde Mısır’da içildiğini söylüyor. Sigara olarak içilmesi, yani tüttürülmesi ise belki de ilk önce Kızılderili kabilelerinde başlamış olmalıdır.

Sigara kağıdı bulunana kadar tütün içmek için çeşitli araçlar kullanılıyordu. Türklerin en yaygın olarak kullandığı araç ise halkımızın “Çıbık” olarak telaffuz ettiği “Çubuk’tu.”

Çekiç Ali’den dinlerdim, Çıbığına Lüleyim, türküsünü.

Ancak çıbık çekmenin de bir ritüeli olduğunu, Osmanlı’da beylerin, paşaların çıbıklarını hazırlayan “Çubuktarları” olduğunu bilmezdim.

Ne de çıbığın ucuna takılan lüle malzemesine bakarak o çıbığı çekenin statüsünün anlaşıldığını.

Türklerin İstanbul kahvehanelerinde çıbık çekmelerini uzun uzun anlatan Moltke’nin tütün içme konusunda beni de provoke edebileceği ise aklıma bile gelmezdi.

…/…

MOLTKE’NİN ÇUBUĞU

Moltke önce çubuğun malzemesinden söz ediyor.

“İstanbul’da iki şey en mütekamil şeklini bulmuş, bunlardan biri sana evvelce tarif etmiş olduğum kayık, öteki çubuk. Mükemmelliğin belirli bir derecesi monotonluğa götürüyor. Bir kayık tıpkı öteki gibidir, çubuklar da böyledir. Sana sadece bir tanesini tarif etmem kafi, böylece bütün bu 28 milyonluk (çünkü bu memlekette herkesin çubuğu var) kategoriyi tanımış olursun.

Kiraz dalından boru 2’den 6 ayağa kadar, hatta bazen daha fazla uzunluktadır. Ne kadar uzun ve kalın olursa o kadar kıymetlidir. Bilgisiz Frenk (Türkler bunlara yabancı yani ‘yaban adamı’ derler) bir çubuk satın alırsa bu, genellikle akçaağaçtan tornada çekilmiş ve üzerine kiraz kabuğu kaplanmış bir çubuk olur.

(…)

Çubuğun sonuncu ve en kıymetli parçası kehribar ağızlık (takım)dır. En makbul sayılanı damarsız ve lekesiz süt beyaz kehribardan olanlardır. Eğer böyle bir ağızlık büyük bir parçadansa kırk, elli hatta yüz thaler (Prusya’nın o dönemde kullandığı para birimi, rb) eder. Sanırım ki yüzyıllardan beri elde edilen kehribarların çoğu Türkiye’ye yollanmış. Çünkü en fakir Türk bile çubuğu için bundan bir parça edinmeye uğraşır. Sahiden de başka tabii ya da suni hiçbir madde dudaklara kehribar kadar hoş gelmez. Üstelik kehribarın hastalık bulaştıran hiçbir maddeyi almadığına da inanırlar. Bu da veba zamanında insanın yüreğine rahatlık verir, çünkü saydığı bir misafir gelince Türk ona hemen kendi çubuğunu ikram eder.”[1]

Çekilen tütünü de anlatır Moltke.

“Tütün mükemmeldir ve özellikle Suriye’nin Ladik (Lazkiye, rb) tütünü makbuldür. Pek ince kıyılır, kolay yanar ve yanarken güherçile gibi çıtırdar.” [2]

Çubuk çeken Osmanlı Efendisi

Çubuk nasıl içilir? 

“Türkler (çubuk içmek) derler, sahiden de tıpkı bir bardak Ren şarabı gibi höpürdetirler onu. Bütün dumanı ciğerlerine çekerler, başlarını geriye atar, gözlerini yumarlar, sonra bu sarhoş edici dumanı ağır ağır ve keyifle burunlarından ve ağızlarından çıkarırlar.”[3]

Çubuğu hazırlayan birisi vardır, onun görevi sadece odur ve yaptığı işten dolayı onun adı “Çubuktardır.”

Moltke çubuktarın çubuk hazırlayışına da şahit olur.

“Ayrı bir uşağın, kendisinin de hiçbir işi olmayan efendisinin çubuğunu temizlemek, zarif bir şekilde doldurmak, yanar bir kömür parçasını tütünün üstüne, tam ortalama olarak, koymak, bir iki nefes çekerek yakmak ve merasimle ikram etmekten başka hiçbir işi yoktur. Bu sırada çubuğu yukarı tarafından sağ eliyle tutar, sol elini hürmetle karnına koyar, sana doğru hızlı hızlı ilerler ve lüleyi öylesine yere koyar ki çubuğu şöyle bir çevirince ağızlık tam dudaklarına gelir. Sonra kıymetli halıyı ateş düşmesinden korumak için lülenin altına küçük bir pirinç tas koyar, geri geri kapıya çekilir ve orada yeniden çubuk doldurma hareketini bekleyerek, ayakta durur.”[4]

…/…

SEETZEN’İN GÖRDÜĞÜ ÇUBUK

 19. yüzyıl başlarında İstanbul’a gelen Alman bir hekim-gezgin Ulrich Jaspers Seetzen ise çubuk çekme ritüelinden ziyade, çubuğun ucundaki lüleden söz eder.

“Türkler çubuğun lülesini sık sık değiştirirler, çünkü tütün yağlı bir madde olduğundan, lülenin içi kısa sürede kurumla kaplanır. Burada lülenin içine tütünü gevşek koymaya özen gösteriyorlar, bizde yaptıkları gibi sıkıştırmıyorlar. Ayrıca çubuğun boyu da uzun olduğundan, tüttürülmesi kolaylaşıyor. Çubuğu hafifçe emdiklerinden, tükürük bezlerine fazla basınç uygulanmıyor, dolayısıyla da tükürme gereği duyulmuyor. Bunun çok iyi alışkanlık olduğu görüşündeyim. Zenginler veya ekabir sınıfından olanlar, bazen tütünü yaktıktan sonra üstüne küçük bir amber veya öd ağacı parçası koyuyorlar. Böylece nargileden çevreye tatlı bir rayiha yayılıyor.”[5] 

…/…

REŞAD EKREM’İN ÇUBUKTARI

İstanbul için kalem oynatan, onsuz olursa eksik bir İstanbul tarihi yazılır, diyeceğimiz, İstanbul aşığı Reşat Ekrem Koçu ise Tayyarzade isimli çubuktarın örneğinde “Çubuktarları” anlatır.

“Tayyarzade (burada çubuktar, rb) koştu, bütün İstanbul’un keramet sahibi olduğuna inandığı saçlı şeyhin elini öptü, fakat Geysudar Efendi güzel delikanlının elini bırakamadı:

‘Yürü Tayyarzade, seni çırağ ettim. Gümrükçü’ye çubuktar götürürüm…’ dedi.

Geysudar Mehmed Efendi’nin sadece ‘Gümrükçü’ dediği Gümrük Emini Hüseyin Efendi İstanbul’da babadan oğula yıllarca celeplik etmiş zengin bir ailenin varisiydi. Servetinin ve zekasının yardımıyla imparatorluğun mühim memuriyetlerinden biri olan İstanbul gümrükleri emirliğine kadar yükselmişti. İnsanın ufak bir gafletle kolay lekelenebileceği bu memuriyette beş yıldan fazla namuskarane çalışmış ve 1627’de yine namusunun yüzünden azledilmişti.”[6]

(…)

“Hüseyin Efendi köşede oturuyordu, ‘Geysudar Efendi geldi…’ dedikleri zaman, zengin adam elindeki kitabı sedire bırakıp hemen ayağa kalkmıştı.

Tayyarzade (çubuktar, rb)mahcup ve hicabının bir kat daha artırdığı güzelliğiyle ve tığ gibi vücut yapısının şehbaz reftarıyla ilerlerdi, Hüseyin Efendi’nin eteğini öpecek oldu.”[7]

Çubuk lülesi

Çubuktar Tayyarzade konağa yerleştikten sonra Hüseyin Efendi’nin dört kısır karısı da ona düşman kesilirler.

“Dört cahil kadın birbirlerini tahrik ederek Tayyarzade’ye düşman olmuşlardı, kocalarının aleyhinde çirkin dedikodulara başladılar; ‘Kahvehane ve hamam peykelerinde itlerle yatar kalkar yalın ayaklı, yarım pabuçlu, yeni yakası bitli oğlan bizim efendiyi büyüyle zapt etmiştir. Hüseyin Efendi’nin gözü o haramzadeden başka kimseyi görmez, gece dahi hareme gelmez; varsa Tayyaroğlu, yoksa Tayyaroğlu…’ diyorlardı. Hüseyin Efendi dört kısır karısının dördünü de boşadı, hepsine yeteri kadar para verdi ve eşyalarıyla birlikte konaktan attı.”[8]

ÇEKİÇ ALİ’NİN ÇIBIĞI

Kırşehir-Kaman-Meşeköylü Abdal Usta Çekiç Ali ise kaynaklık ettiği “Çıbığına Lüleyim” türküsünde, Fuzuli’yi bilmeden Fuzuli’nin “Su Kasidesi” benzeri nitelemeler yapar.

 …/…

Aziz Nesin’e “En sevdiğiniz Türk şairi”, kimdir, diye sorduklarında, hemen “Fuzuli,” der. Azeridir Fuzuli, Azeriler onu bizden daha çok bilirler ve severler.

Ardından ekler, “Fuzuli’nin ‘Leyla ile Mecnunu, olağan üstü bir destandır,” der.

Lise edebiyat derslerinde, divan edebiyatının en zor konusu aruz vezniydi.

Ama yine de divan edebiyatını bana sevdiren Fuzuli’ydi, en çok beğendiğim ise, onun aşağıya iki dizesini aldığım eşsiz “Su Kasidesi’ydi.”

Bizim gibi, doğu toplumlarında sevgiliye olan hasret öyle derindir ki, bunu bazen bir şiir, bazen bir söz, bazen bir benzetme anlatır.

Ama bütün mesele sevgiliye olan hasreti anlatmak, dile getirmek değildir, mesele hasreti dindirmektir.

Sevgiliye hasreti dindirmek kolay değildir. Nice mendiller düşürülür cumbalı evlerden sevgilinin geçtiği yola, nice ucu yanık nameler yazılır sevgiliye.

Su ya da mey dolu bardaktan iki yudum içildikten sonra, bardak ya da kadeh sevgiliye gönderilir muhabbet meclislerinde, yarısını da sevgili içer.

Amaç, meyin yarısını ikram etmek değildir, amaç, sevgilinin dudaklarının değdiği bardağa veya kadehe, aynı yere kendisinin de dudaklarını değdirip, bir tür buluşma yaşamaktır.

Öyle değil midir, sevdiğimiz birisinin, sevgilimizin, gezip dolaştığı, büyüdüğü, yatıp uyuduğu yerleri bizim de gezip dolaştığımızda “Ah işte sevgilim de buralarda dolaşmış, buralarda yatıp uyumuştu,” diyerek sevgiliyle bir tür buluşma yaşamaz mıyız?

Ama aşağıdaki Su Kasidesi’nden alınan iki dize öyle bir buluşmayı anlatır ki, günümüz arabeskçileri o tarihte yaşamış olsalardı, işin içinden çıkamazlardı.

Öleceksin, gönüllü öleceksin, belki kara sevdadan, sevgiliye hasretinden, belki intiharla öleceksin, kavuşamayacaksın, kara toprağa gireceksin, kaçış yok.

O kara toprak gün gelip, çanak çömlek, testi yapmak için çamur haline getirilecek ve o çamurdan testi yapılacak.

Sevgilinin kara toprağa dönmüş bedeninden yapılan testiye su doldurulacak, sevgili her gün o testiden su içecek.

Sevgilinin dudakları her gün o testiye değecek. O dudaklar, ölen sevgilinin toprak olmuş, sonra testi olmuş bedeni ile buluşacak.

Bakmayın siz şimdi testilerin plastik, çelik, camdan veya porselenden yapıldığına.

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

(Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem,
öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla
sevgiliye su sunun.)

Müthiş.

Bizim Abdal müziğimizde bir zirve olan Çekiç Ali vardır. Neşet Usta zirve ise, Çekiç Ali, erken göçmüş bir başka zirvedir.

Bağlamanın teline şiddetle, adeta çekiçle bir yere vurur gibi vurduğu için “Çekiç Ali” demişlerdir ona. Neşet Usta da son yıllarında doğaçlama çalıp söylemeye başladığında, bağlamanın tellerini  adeta bir çekiçle döğer gibiydi.

Bir kıyamet ağıt “Kızılırmak” Türküsü söyler Çekiç Ali.

Ama bir de, “Çıbığına Lüle” diye başka ve benzersiz bir türkü daha söyler.

Öyle söyler ki Fuzuli mezarından uyanıp gelse, Çekiç Ali’nin önünde eğilirdi.

19. yüzyıldan itibaren Osmanlı topraklarına, Anadolu’ya gelen batılı gezginler, oryantalistler, günlüklerinde Türkleri en tipik özellikleri ile şöyle anlatırlar:” Bütün gün kahvehanelerde bağdaş kurup otururlar, ucunda lüle olan ve içinde tütün yanan uzunluğu bir metreyi bulan çubuk çekerler.”

Biz, Çekiç Ali, Anadolu Ağzı, “Çubuk” demeyiz, “Çıbık” deriz.

Bir insan bütün gün ucunda lüle olan çıbığı çekerse, bunun sevgiliyle buluşmanın ne anlamı olabilir ki? Lüle, kilden yapılırdı, içinde tütün yanardı, çubuğun ucuna takılırdı.

Yani, lüle olmadan, ağızlığa takar gibi, tütünü sarıp çubuğa takamazdın.

Tütün lülenin içinde yanar da yanar, dumanı sevgiliyi, ateşi seni yakar.

Daha çok yanmak, hep yanmak, sevgiliden ayrılmamak, sevgiliyle buluşmak için bütün mesele “Çıbığa lüle olmaktır.”

“Sen ne kadar çıbık olursan, ben o kadar lüle olurum,” der gibidir sevgili.

Yanmak, duman olmaktır lülede. Bunu yazan yazar, ama Çekiç Ali söylerse bu türküyü, sevgili için çıbığa nasıl lüle olunur, anlarsın.

Çıbığına lüleyim

Yar yüzüne güleyim

Sen kapıdan geçerken

Ben başına belayım 

…/…

Yaygın ve hep tekrarlanan bir söz vardır: Bir roman okudum, hayatım değişti.

Ben roman okumadım, ama Moltke’nin Türkiye Mektuplarını okudum ve ilk defa kehribar ağızlıkla sarma tütün içtim. Hayatım değişmedi, ama hayatıma bir şey girdi. 

Moltke yukarıda çubuğun ucundaki kehribar ağızlığı tarif eder.

Ben de aslında bir metreyi geçen uzunlukta bir çubuk çekmeyi isterdim, ama günümüzde öyle çubuklar yok artık ve yapılmıyor. Boyları 50 cm olan Sivas işi çubuklar ise sadece süs ve hediyelik olarak satılıyor.

Moltke’nin beni provoke ettiğini söylemeden önce belli ki kendisi de provoke olmuş ve karşı konulmaz bir istekle çubuk çekmiş. O da daha önce hiç tütün içmemiş.

Onu provoke eden belki de seraskerdi (Başkomutan-genelkurmay başkanı, rb).

“Ben eskiden hiç tütün içmezdim, seraskerin yanında ilk çubuğu reddedemeyince arkasından gelmesi çok muhtemel olan deniz tutmasını bekledim. Fakat buranın tütün içme usulüne kolayca alıştım, hatta gölgeli bir çınarın altında, bakışlarımı deniz ve dağlarda dolaştırmaktan ve yarı rüyada, yarı uyanık, çubuktan bu uçucu içkiyi çekmekten hoşlanmaya başladım.”[9]

…/…

MOLTKE’NİN PROVOKASYONU: KEHRİBAR AĞIZLIK

Moltke’nin kehribar ağızlıkla ilgili yukarıda anlattıkları beni adeta provoke etmişti. Çubuk yoksa da kehribar bir ağızlık bulabilirdim.

2014 yılı, Kasım ayları olmalı.

Kadıköy’de antikacıların olduğu sokakta bir antikacıya girdim ve vitrinden beğendiğim bir kehribar ağızlığın fiyatını sordum.

100,00 USD, demez mi satıcı.

Hemen çıktım antikacıdan.

Bu fiyat üstelik kullanılmış bir kehribar ağızlık için çok yüksek gelmişti.

Moltke’nin anlatımı beni iyi provoke etmiş olmalı ki, yılmadım ve aynı gün Kapalıçarşı’ya gittim.

Beyazıt Kapısı’ndan girdim. Hemen girişte, sağda küçük bir dükkanın vitrinine baktım ve gözüme bir kehribar ağızlık kestirdim. Dükkana girdim. Dükkan, abartmasız 1x2 m boyutlarında küçücük bir mekan ve çoğu ağızlık olmak üzere sadece kehribar ürünler satıyordu.

Satıcıya beğendiğim ve hiç kullanılmamış olan kehribar ağızlığı göstererek fiyatını sordum. Uygun bulup aldım. Almak zorundaydım daha doğrusu. Orası artık gideceğim son noktaydı, o dükkandan da o kehribar ağızlığı alamazsam, Moltke’nin anlattıkları benim için sadece bir okuma metni olarak kalacaktı.

Şimdi bir kehribar ağızlığım vardı, iyi, ama içmek için tütünü nereden bulacaktım. Sordum, Beyazıt-Bakırcılar Çarşısı girişinde kaldırımda açık tütün satanlar olduğunu, oradan alabileceğimi söylediler. Evet, orayı biliyorum. Adıyamanlılar kaldırımın üstünde bez çuvalların içinde çeşit çeşit tütün satıyorlar.

Cebimde kehribar ağızlık, düşümde ucu yakılmış bir sarma sigara.

Selam verip, selam aldım Adıyamanlı satıcıdan.

-Tütün almak istiyorum.

-Vardır. Hangisinden?

-Bilmem, ilk defa içeceğim.

-Aha şunu al. Ne kadar vereyim?

-Bir tutam, kehribar bir ağızlık aldım da deneyeceğim.

-Al sana bir tutam tütün.

-Borcumuz?

-Borç morç yoktur.

-Peki bunu neye saracağım?

-Kağıda.

-Kağıt da var mıdır?

-He vardır.

-İyi, ama ben daha önce hiç tütün sarmadım. Nasıl sarılır?

-Vıyy, torpak başıma, adam daha tütün sarmayı bilmiyor, kehribar ağızlıkla caka satacak. Dur ben sana bir tane sarayım.

Adıyamanlı bu kaldırım bilgesinden işittiklerimle biraz utangaç bir vaziyette özür dilercesine kaçmak istedim oradan.

Tütün satıcısı bana bir sigara sardı hemen ve sarılı sigarayı özenle kehribar ağızlığa taktım. Aklımda Moltke vardı, ona “Sen seraskerlikte çubuk çekersen, ben de şu an sana-seraskerliğe- hiç de uzak olmayan bir yerde kehribar ağızlıkla sarma tütün içiyorum,” demek geçti içimden.

Bir şeyi daha unutmuşum. Yanımda ateş niyetine ne çakmak ne de kibrit vardı.

İlk tütünümü saran Adıyamanlı satıcı, kehribar ağızlığa geçirilmiş ilk sarma sigaramı da yakmıştı.

Tütün satıcısı para istememiş olsa da, hak ettiğini düşündüğüm bedeli avcuna koydum.

Sonra mı?

Sonra, yıllar geçti ve arada bir ve ne zaman Moltke okusam, evimde, elimin altında bulunan tütünden sarıp, kehribar ağızlığa takarak içiyordum.

Sonra?

Sonra bir gün Erkan Amca bana bir adet Toscana purosu yakıp verene kadar. Toscana purosunu ilk içime çektiğimde Moltke’nin ilk çubuk çektiğinde hissettiklerini hissetmiştim: Yarı rüyada, yarı uyanık.

Ama Moltke beni hala provoke etmeye devam ediyor.

…/…

Yanan tütün değildir, yanan tütüne duman olan aşktır.

Sen ne kadar tütün olursan, ben o kadar duman olurum.

 Aşk illa ki.

 Hattuşa,

18 Kasım 2025

 (Bu yazı için tavsiye edilen dinleme: ÇEKİÇ ALİ-ÇIBIĞINA LÜLEYİM)

 


NOT: Bu yazı tütün ve tütün mamülleri içmeyi teşvik edici veya reklam niteliğinde bir yazı değildir. Tütün ve tütün mamülleri içmek sağlığa zararlıdır.



[1] Moltke’nin Türkiye Notları-Feldmareşal H. Von Moltke-Çeviri: Hayrullah Örs-Remzi Kitabevi-1969 Birinci Baskı-s.109-110

[2] Moltke-age, s.110

[3] Moltke-age, s.110-111

[4] Moltke-age, s.110

[5] İstanbul Günlükleri-12 Aralık 1802-22 Haziran 1803 Cilt I-Ulrich Jasper Seetzen-Çeviri: Selma Türkis Noyan-Kitap Yayınevi-Ocak 2017 Birinci Basım-s.90

[6] Binbirdirek Batakhanesi-Cevahirli Hanımsultan-Reşad Ekrem Koçu-Doğan Kitap-Şubat 2016-Üçüncü Baskı-s.59

[7] Koçu-age, s.61

[8] Koçu-age-s.65

[9] Moltke-age, s.111

28 Ekim 2025 Salı

KÖK SÖKENLER - KÖK SÖKTÜRENLER

Havalar soğuduğunda yakacak bulmaya çalışırdık.

Orta Anadolu’nun ağaçsız ve ormansız bozkırında tek ve önemli yakacağımız büyük baş hayvanların dışkısından elle yapılan ve adına “Tezek-yapma-kemre” gibi yapılış şekline göre isim alan malzeme olurdu.

Yazıda yabanda doğal halinde bulunan kurumuş dışkıya da “Kuru” derdik.

Yaz boyu küçük kız çocukları tezek yapar, evin ve ahırın duvarlarına yapma yapardı. Yaz sonuna doğru ise boklukta birikmiş hayvan dışkısı saman ve su ile karılır ve bir harman yapılır, kıvama gelen hayvan boku eski bir eleğin kasnağına dökülürdü.

Eleğin kalıbına dökülen bok ayakla sıkıştırılır ve kalıp çekilince ortaya yuvarlak ve eşit kalınlıkta briket bir yakacak malzemesi çıkardı.

Bu işi daha çok genç ve güçlü oğlan çocukları veya erkekler yapardı.

En uzun süre ve kalorili yanan yakacak bu “Kemre” olurdu.

…/…

Onca ağaç, orman, koru ne olmuştu da geriye sadece hayvan dışkısından elde edilen yakacağa mahkum olmuştu Anadolu köylüsü yüzyıllar boyunca?

…/…

Fransa’da Bretonya Bölgesi’nde yapma yapan kadınlar-1900 yılı (Wikipedia)

Şehirliler köye geldiklerinde veya arada köyden geçtiklerinde bu kültürün malzemesinin hepsine sadece “Gübre” deyip geçerler.

Yakacak olarak kullanıldığını bilirler, ancak bunu sanki taş devrinden kalma bir şey sanırlar.

Oysa bilenler bilir, Kırgızistan’a gittiğimizde 3200 m. rakımlı Son Köl’de Yurtlarda kalırken, sobalarda sadece kuru dediğimiz bozkırda kurumuş doğal hayvan dışkısı yanardı.

Daha geçen yüzyılın başlarında Fransa’dan bir fotoğraf karesinde köylü kadınlardan birinin önündeki boku samanla kararak çamur haline getirdiğini, diğerinin ise o çamur halinde boku bahçe duvarına yapıştırdığını, yani “Yapma” yaptığını görüyoruz.

Hikmet Birand, Adana’dan Ankara’ya trenle giderken geçtiği bozkırda tezek toplayan kadınları anlatır:

“Ak koyun yavşanda, kara sığır  sazda yayılır. Bu sazlık içinde boyuna eğilip doğrulan, bir şeyler arayan kadınların topladığı şey tezektir. (Biz kuru diyoruz, rb) Onun da güzden önce toplanması lazım. Kışın tandırda şepit ne ile pişecek, ocakta aş ne ile kaynayacak? Hep kuyruklu dağın kömürü ile. Bu, askerde taş kömürü gören bir onbaşının tezeğe taktığı şaka ad olsa gerek. Ama tezek ocağın değil, toprağın hakkıdır, kim bilir? Belki de ocağın hakkıdır.”[1]

…/…

KÖK SÖKTÜRMEK

Dondurucu soğuklar varlıklı, odunu ve yakacağı bol olanlara bile kök söktürürdü. Yani hayatı zorlaştırırdı.

“Kök söktürmek” derken, iki türlü anlamak gerekir. Birincisi doğanın dondurucu soğuklarla zengin-fakir herkese “Kök söktürmesi”, insanları alaşağı etmesi, diğeri ise ısınmak için kesecek ağaç kalmayınca bu kez ağaçların toprak altında kalan köklerini söken insanlara “Kök söktürmesidir.”

Zekeriya Temizel köylerinde yakacak ağaç kalmayınca yakacak olarak daha önceden kesilen ağaçların köklerini söktüklerini anlatır. Köylüler kök söker, doğa “Kök söktürür.”

“O sonbahara damgasını vuran olay, Zülü’nün bir danasının başını baltayla parçalaması oldu.

Evlerinin tüm kışlık odununu Zülü keserdi. Tüm parçalar neredeyse aynı boyda ve kalınlıkta olurdu. Zülü kestiği odunları istiflediği zaman, tüm köylü gelir, yığını seyreder, şaşkınlıkla ‘Allah, Allah’ diye başlarını sallarlardı.

Köyümüz kışlık odununu tarlalardan sökülen kütüklerle sağlardı. Yıllardan beri tarlalarımızdan kütük sökülüyordu. Kütüklerin büyüklerinden, eski ormanın ve ağaçların haşmeti de ortaya çıkıyordu Kütükleri tarlalarımızda gömülü duran eski ormandan hiçbir belirti yoktu etrafımızda. Ormanın ne olduğunu bile bilmezdik.”[2]

KÖKÇÜLER

Bazen tarım arazisi açmak için kesilen ağaçların köklerinin sökülmesi gerekirdi. Kök sökmek öyle o kadar kolay bir iş değildir. Hem güç kuvvet hem de tecrübe ister. Herkes bunca zahmet karşılığında karın tokluğuna çalışmak istemez. Sadece çaresiz ve gurbete gitmiş insanlar yaparlar bu işi.

Deniz kenarları, ırmak boyları, deltalar yavaş yavaş tarıma açılırken, orada bulunan ağaç köklerinin temizlenmesi gerekir. Bu işi Bafra’da Bafralıların “Kökçü” dedikleri insanlar yaparlar.

“Tarım alanı açmak amacıyla kesilen ağaçların köklerinin çıkarılıp arazinin tarla haline getirilmesi işini ise, Sivas’tan ve bilhassa Malatya’dan gelen, bu yüzden Bafralılar’ın kendilerine ‘Kökçü’ adını verdiği çoğu Alevi kökenli yurttaşımız yapardı. Onlar da yerleşip kaldıkları Bafra’nın kozmopolit yapısına bir zenginlik kattılar.”[3]

Bayburt’un, İspir’in yoksul köylüleri de amelelik yapmak için Karadeniz sahillerine, Rize’ye, Trabzon’a inerlerdi yürüyerek.

Sahildekiler bu yoksul insanlara “İspirli” derdi, isimleri yoktu onların. Kökçülerin de isimleri yoktu.

Bafralılar “Kök söktürüyor, Sivaslı ve Malatyalı Aleviler kök söküyorlar. 

…/…

Bazı öğretmenler, hocalar zor soru sorarlar, kazık soru sorarak öğrenciye adeta “Kök söktürürler.”

Kök Söktürmek, deyimi aslında karakucak ve yağlı güreşlerden gelir. Güçleri denk olmayan pehlivanlar karşılaşır bazen. Hiç umulmadık zayıf pehlivan ondan güçlü olana “Kök söktürür.”

Ama işin aslı, hem teknik hem de güç olarak üstün olan pehlivanın rakibini çayıra yapıştırarak onu otları yolduracak, otların köklerin söktürecek kadar ezmesidir.

Altta kalan pehlivan “Kök söker” üstteki kök söktürür.

…/…

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA SÖKÜLEN SON AĞAÇ KÖKLERİ

Yunan Orduları geri çekilirken demiryollarını da tahrip ederek kullanılamaz hale getirir.

Daha başka ve çok önemli sorunlar vardır.

Buharlı lokomotifleri çalıştırmak için kömür yoktur, zira kömür ta Zonguldak’tan gelmektedir ve hatlar işgal altında ve çalışmamaktadır.

Lokomotiflerin kazanına sadece odun atılır. Odun yakın uzak her yerden kol gücüne dayanan baltalarla indirilir.

Yunan Orduları da kömür bulamaz, Türk köylüsüne zorla ormanı ve son kalan ağaçları kestirir.

Bir yandan kömür yoktur, kömür için olan hatlar işgal altındadır öte yandan odunla işletilen lokomotifler için kesilen asırlık ağaçlar ve orman varlığı içimizi acıtır ve bugünkü çıplak Anadolu Manzarası ta o günlere dayanır.

“Mustafa Kemal Paşa’yı Eskişehir’e götüren tren, odunla işliyordu. Treni tahrik eden ağır Alman lokomotifi bu kıymetli mahrukattan (yakacaktan) pek çok istihlak ediyordu (tüketiyordu).

Memleket dahilinde keşfedilen birkaç kömür madeni iyi bir şekilde işletilmekle beraber, cephane fabrikalarının, imalathanelerin, makinelerin ve bütün trenlerin ihtiyacına yetmiyordu.

Bunun üzerine ormanların tahribine, muazzez ve asır-dide (yüce ve asırlık, rb) ağaçların kesilmesine, birkaç yüz senelik gövdelerin dinamitle atılmasına başlandı.”[4]

…/…

Birinci Dünya Savaşı’nda Alman Ordusu’nda savaşmış, ancak Almanların yenilgisini ve teslim olmasını kabullenememiş birçok Alman subayı vardır. Bunlardan birisi de Yüzbaşı Hans Tröbst’tür.

Tröbst, sahte pasaportla Tuna üzerinden İstanbul’a, oradan gemiyle İnebolu’ya, oradan da Ankara’ya gelir. Tröbst bir subay olarak Türk Ordusu saflarında savaşmak ister. Milli Savunma Bakanlığı ona ancak cephe gerisinde, lojistik ve demiryollarının işletilmesinde izin verir.

Yüzbaşı Tröbst’ün anılarından aktarıyoruz:

“Genel müdürlükten ‘herkese’ diye gelen telgrafla, anında ve özel isteklere kulak asmaksızın, derhal bütün istasyonlarda fazla rayların toplanması ve sökülmeye başlanması emri verildi. Bu iş için sivil halktan hareket edebilen herkes toplandı ve vagonlara bindirilerek küçük bozkır istasyonlarına taşındı. Alet olarak, herkes ne bulduysa, yanında getirmeliydi. Herkes kendi gıdasını sağlayacaktı, ücret yoktu ve zaten kimse de istemiyordu. Günlerce hummalı çalışmayla sonunda her istasyonda çok sayıda ray yüklü vagonların hazır olması başarıldı, her yerde yalnız bir tek barınma hattı bırakıldı. Köy ve kasabalardaki bütün demirciler ve tesviyeciler getirildiler, ilkel delgiler ve çekiçleriyle gece gündüz harıl harıl çalışarak, her yerde eksik olan contaları ve ray çivilerini imale başladılar. (…) Makinelere (lokomotiflere, rb) yakıt sağlamak için, Toroslar’da ‘tahtacılar’ son ağaçları deviriyor, son kökleri söküyorlardı. İstasyonda tahıl açıkta dağ gibi yığılıyor, kömürcüler sayısız eşek kervanıyla odun kömürünü getiriyorlardı.“[5]

 …/…

Açlık da kök söktürür. İnsanlar aç kalmamak için, hayatta kalabilmek için yakın zamanlara kadar bitki kökleri, ağaç kökleri söktüler ve onları yediler.

İşgal altındakiler, savaşta cephede yokluk içinde bulunanlar, esir kamplarında olanlar açlıktan ağaç ve bitki köklerini söküp yediler. Ağaç kabuklarını kemirdiler.

Ağaç ve bitki kökleri şifa ve lezzet için de sökülürdü. İlkel şekilde yapılan bu iş, artık endüstriyel şekilde yapılıyor.

Keven ve çöven bitkilerinin kökleri başta endüstri olmak üzere mutfakta ve daha birçok alanda yüzyıllardır kullanılıyor.  

KEVEN KÖKÜ SÖKENLER

ÇÖVEN KÖKÜ SÖKENLER

MEYAN KÖKÜ SÖKENLER

“Bir zamanlar avlanarak geçinen insanlar, meyve ve tohumla da beslenmenin kabil olduğunu sezdiler; meyve ve tohum toplayarak geçinmeye başladılar. Bulamayacakları zamanlar için toplayıp da barındıkları yerlere sakladıkları tohumlardan toprağa düşürdüklerinin topraktan tekrar bittiğini görerek çoğu stepte yetişen özlü tohumlu otları seçmeyi, ekmeyi öğrendiler.”[6]

Keven, yavşanla birlikte Anadolu bozkırının bekçisidir adeta. Toprağı tutan, erozyonu önleyen, bal için arıların çiçek özü aldıkları bir bitkidir. Çiriş bitkisi de öyledir. Yemek olarak mutfakta, toz haline getirilen yumrusu ise endüstride kullanılır.

Anadolu bozkırı keven ve çöven bakımından zengindir. Yakın zamanlara kadar köy köy gezerek halı, kilim, bakır, takı vb. yok pahasına bir şekerli sakıza, birkaç parça sentetik kumaş karşılığında eskiler alan, aldıklarını yağmacı zenginlere, doymak bilmez koleksiyonculara satanlar gibi köy köy dolaşan başka gruplar da vardı.

Onlar da endüstrinin başka bir yağma için o köylere gönderdiği, kendileri de çok yoksul olan insanlardı.

Bu ikinci gruptakiler neredeyse karın tokluğuna, çoluk çocuk, yaşlı genç, kadın erkek obalar halinde dolaşarak gönderildikleri köylerde bitki kökleri kazar, toplar ve endüstri için tüccara satardı.

Kökleri sökülen bitkiler keven ve çövendi.

Hayli zamandır ise bunlara bir de salep kökü eklendi.

Kız kardeşim Şerife çocukluk ve genç kızlık yıllarından yaşadığı iki köyde çöven ve keven sökücüleri anlatıyor:

ÇÖVEN SÖKENLER

YER   : KIRIKKALE-DELİCE-BOZKÖY (1989’dan önce Ankara-Delice-Bozköy)

“Ben o vakitler 9-10 yaşlarındayım. Bozköy’de analığımın köyünde yaşıyoruz. Çufan (çöven, rb) otu tepelik yamaçlarda olurdu. Köye yabancı insanlar gelirdi. Köylüyü toplarlar, çufan kökü sökmelerini isterlerdi. Çuvan kökü söküp götürenin getirdiği tartılır, tartıya göre parası peşin verilirdi. O vakit geldiğinde, güzün, köyde herkes o adamların gelmesini gözler ve o adamlar gelince de herkes çufan kökü sökerdi.

Bilmezdik, bu kökün ne işe yaradığını.

Helvaya (tahin helvası, rb) kattıklarını söylerdi büyükler.”

“Çöven Kökü

Çöven, karanfilgiller familyasından olup anavatanı Avrupa’dan Sibirya’ya kadar uzanır. Halk arasında sabun otu, çamaşırcı sabunu ve helvacı kökü olarak da bilinir. Yaprakları suda sabun gibi köpürdüğü için ismi Latince ‘temizlemekten’ (Gypsophila) gelir. Kökü Ortadoğu’da helva yapımında kullanılır. Hollanda’da biraya köpük vermek için kullanılmıştır. Flavonoidler, esansiya amino asitler, reçine, odunsu lif ve zamksı madde içerir.

Çiçekleri küçük pembe ve beyaz renklidir. Tohumları küçük, hemen hemen böbrek şeklinde esmer renkli ve üzeri pürtüklüdür. Köklerinin dövülmesinden çöven elde edilir. Memleketimizde 27 kadar türü bulunur. Bitkinin kullanılan kısımları kökleridir. Haziran-Temmuz aylarında beyaz çiçekler açan, 50-60 cm yüksekliğinde çok dallı, çok senelik, kazık köklü, otsu bir bitkidir. Yaprakları sapsız, soluk yeşil renklidir.”

Otçu Bitki

https://otcubitki.com › Bitkisel › Bitki & Tohumlar

 


KEVEN SÖKENLER

YER   : ÇORUM-SUNGURLU-ÇİNGİLLER KÖYÜ

Kız kardeşim Şerife gelin olup gittiği Çingiller Köyü’nde keven kökü sökenleri anlatıyor.

 

Güz hali  

   Bahar hali

 “Kefen (keven, rb) balı toplamaya Şingiller’e (Çingiller) Burdur-Bucak’tan gelirlerdi. Dört beş oba gelirlerdi. Her bir obada kadın-erkek, yaşlı-genç, çoluk-çocuk olurdu.

Aylarca kefen balı (sakızı, rb) toplardılar. Ne yaptıklarını sorardık. Elbise kumaşı parlatmada kullanılırmış. Muhtar her sene onlara bir yer gösterir ve onlardan para alırdı. Kendi çadırlarında kalırlardı. Kefenin önce bir yarısını köküne kadar keserler, sakızı, özü akıtarak bir kabın içinde toplarlar, belli bir zaman sonra da diğer yarısını kesip aynı işi yapardılar. Beş altı yıl gelip gittiler aynı insanlar.”

Keven ve çuvan için “Kök söktürenler” tüccarlar, bilinçsizce kök sökenler yoksul köylüler.

Öte yandan ebru sanatında o eşsiz örnekleri ortaya çıkaran en önemli doğal malzeme, ebru suyuna belirli bir oranda katılan ve kıvam artırıcı olarak kullanılan, ebru sanatçıları tarafından “Kitre” olarak bilinen “Keven” kökünden elde edilen sakızdır.

Kitre

Ebru yapımında üstüne boya serpilecek suya yapışkan bir koyuluk vermek için kullanılır. Köylüler kırlarda geven dikeninin gövdesine bıçakla çizik atar, birkaç gün beklerler. Bitkinin özsuyu çizik bölgeden akar ve kurur. Bir ağaç kabuğuna benzer görünüm alır. Bu kabuklar tek tek toplanır.

…/…

Kökü en çok bilinen ise kenger olmalıdır. Yoksul köylü bugünkü damla sakızını veya şekerli sakızı bilmezden önce, yüzyıllarca kenger kökünden elde edilen “Kenger sakızını” çiğnedi. Hem sadece zevk için çiğnemedi sağlığı için de çiğnedi.

Agop Mintzuri, “Kapandı Kirve Kapıları” eserinde hiç hayat belirtisi vermeden, kimseyle konuşmadan, dış dünyaya kapanan Hesso’yu anlatır.

“Akrep dokunmuş olsa, ağrısına dayanabilir miydi? Öyle bir şey olmadı!’

‘Yılan sokmuş olsa, titremez miydi, rengi atmaz mıydı, yerlerde debelenmez miydi? Karın ağrısı çekmedi!’

‘Bir gölden su içerken içine bir kurt girse, farkına varmaz mıydı, gelip bize söylemez miydi? Bir şey söylemedi!’.

Hiç mi kimse topraktan körükotu (kaya koruğu, rb) çekip çıkarıp çiğnememiştir! Hiç mi kimse kengerden kenger sakızı toplamamıştır! Körükotundan, kenger sakızından ne olur?”

Hesso oğlan çulun altında yatmış, sesi sedası çıkmıyordu. Sadece nefes alıp veriyordu.”[7]

…/…

Amerika rüyası Coca Cola ile başladı belki de. Özgürlükler Dünyası’nın! İkonik ürünlerinden Coca Cola’nın formülünde ve içinde meyan kökü ekstrası bulunur. Meyan kökü ise en çok Adana bölgesinde yetişir.

Yetişir, ama o kökü izinsiz sökmek, satmak yasaktır ve büyük cezası vardır.

Kapitülasyonlar döneminde Fransız Reji idaresinin kölesi gibi çalışan tütün köylüsüne bir dal tütün koparıp içmenin suç olması gibidir.

Kaçak meyan kökü söker geceleri Çukurova’nın yoksul köylüleri, emekçileri ve memurları. Şair İsmet Özel’in polis babası da -“polistir babam/Cumhuriyetin bir kuludur”-meyan kökü kazıp Amerikan Forbes firmasına satanlardandır ve İsmet Özel, kaçak meyan kökü kazma işini “Amentü” Şiiriyle ölümsüz kılar.

“(…)

Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
ben o yaşta koltuğumda kitaplar
işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
oysa her gün
merkep kiralayıp da kazılan kökleri
Forbes firmasına satan babamdı.

(…)”[8]

“Kök söktüren Amerika’dır,” kök sökenler Çukurova’nın yoksul insanları ve meyan bitkisinin gerçek sahipleridir.

Kök söktürüyorlar hala. Bitki kökü kalmamış olsa da.

  



[1] Anadolu Manzaraları-Hikmet Birand-Tübitak Popüler Bilim Yayınları-Nisan 2004 On Birinci Baskı-s. 17

[2] Çekerek Kıyılarında-Zekeriya Temizel-Aya Kitap- 2006 Ekim Birinci Baskı-s.22

[3] Bafra… Ah Barfa…-Alptekin Ahıskalıoğlu-Postiga Yayınları-2011 Mayıs İkinci Baskı-s.148

[4] Mukaddes Ankara’dan Mektuplar-Kadriye Hüseyin-Çeviri: Cemile Necmeddin Sahir Sılan-Cumhuriyet Kitapları-1999 Ekim Birinci Baskı-s,49-50

 

[5] Mustafa Kemal’in Ordusunda Bir Alman Yüzbaşı-Hans Tröbst-Çeviri: Yüksel Pazarkaya-Kırmızı Kedi Yayınları-2018 Kasım Birinci Baskı-s.309

 

[6] Birand-age, s.7-8

[7] Kapandı Kirve Kapıları-Agop Mintzuri-Aras Yayıncılık-Ekim 2002 İkinci Baskı-s. 89

[8] Erbain-Kırk Yılın Şiirleri-İsmet Özel-Tam İstiklal Yayıncılık Ortaklığı- 2025 Altmış Birinci Baskı-s.179