İSİMLERDE GÜVEN
Üniversitede
adı Şaban Avcı olan bir arkadaşım vardı.
Mezun
olmadan kısa bir süre önce adını “Güven” olarak değiştirdiğinde kimse fark
etmemişti bile. O bizim için hala Şaban’dı.
Güven, daha sonra öğretmenliğe başladı ve belki de isabetli bir kararla adını değiştirmişti. Zira öğrencileri onun Şaban adıyla alay ederlerdi muhtemelen.
İyi,
ama Şaban arkadaşım adını neden başka bir isimle değil de “Güven” ismiyle
değiştirdi?
Güven
adı ona gerçekten “Güven” mi veriyordu?
Çocuklarımıza güven benzeri isimler koyarız.
Demir,
Çelik, Efe, Yiğit vb.
Çocuk,
Demir adını alınca kendine bir güven gelip, demir gibi mi oluyor?
Veya Efe adını taşıyan çocuk, kendine aşırı “Güvenden” başına neler gelebileceğini bilebilir mi?
…/…
Türk
edebiyatında önemli bir isim olan Vedat Türkali, iki ciltlik GÜVEN romanını 10
yılda hazırlar. Roman yayınlandıktan sonra başta sol çevrelerde elden düşmez
olur.
Vedat
Türkali roman yayımlandıktan sonra kendisiyle yapılan söyleşilerden birinde “Bu
kitap gerekliydi,” der.
Roman
kimin için gerekliydi? Okuyucu için mi, yoksa romanda adı geçen TKP çevreleri
için mi?
Vedat Türkali, hem romanda ele aldığı TKP çevresine hem de 12 Eylül sonrası dağılan, çözülen sol çevrelere “Güven” mi aşılamak istiyordu?
Vedat Türkali söyleşisinde devamla, “Hep yazmak istediğim kitap... Bugüne kadar yazdıklarım, Güven’i yazmak içindi” diye konuşuyor.
Bugüne kadar yazdıklarım, derken, Vedat Türkali o güne kadar yazdıklarıyla kendine ancak bir “Güven” geldiğini mi söylemek istiyor acaba?
İyi, ama Vedat Türkali, nüfusta bilinen
“Abdülkadir Demirkan” adını mahkeme kararıyla Abdülkadir Pirhasan olarak neden
değiştirir? Bunun sansüre takılmama adına yapıldığı söylense de daha sonra ve
bildiğimiz adı Vedat Türkali onun partili kimliğini gizleme adına yapılmış
olabilir mi?
Vedat Türkali adı daha mı “Güven” veriyordu Abdülkadir Pirhasan’a?
Mehmet Nusret Nesin, adını Aziz Nesin olarak değiştirince yazılarını daha bir “Güven” içinde mi yazdı?
…/…
KARŞILIKLI GÜVEN
Yıllar önce, 2013 yılı, Hattuşa Yurt Gezimizde bir
Çerkes Köyü olan Alaca-Mahmudiye Köyü’nden Alacahöyük arasını yürümüştük.
Alacahöyük’e vardık.
Hattuşa’ya gelmeden önceden bir leblebi sipariş
listesi yapmıştım.
Leblebileri almak için Çorum’a gitmeye zamanımız
kalmadı ve Alacahöyük’ten geri dönmek zorundayız.
İyi, ama leblebileri de almak istiyoruz. Çorum
Leblebisi denilince akla ilk Lider Leblebi ve onu yapan usta Yaşar Bodur usta
gelir. Ben o zamanlar ne Yaşar ustayı ne de Lider Leblebiyi tanıyorum.
Telefon ediyorum. Yaşar usta çıkıyor karşıma.
Biraz konuşmadan sonra, “Aha ben sana benim oğlanı vereyim,” diyor ve telefonu
adının Osman olduğunu söyleyen oğluna veriyor.
Osman ile aramızda şöyle bir konuşma geçiyor
telefonda.
-Bak Osman kardeş, biz şu anda Alacahöyük’teyiz. Çorum-Alacahöyük arası yaklaşık 45 dakika çeker. Elimde 750, TL tutarında (2013 ekmek fiyatı 1.00 TL) ve farklı çeşitte leblebi siparişi var. Listeyi sana faksla göndereceğim. Sen listede yazılı siparişi hazırlayıp buraya gelebilirsen, ben sana parayı elden veririm, sen de bana siparişleri teslim edersin.
-Tamam Abi.
-Gelemezsen de ne sen kaybedersin ne de biz.
-Tamam Abi. Siparişi hazırlayıp oraya geleceğim.
Osman telefonda sadece bu kadar konuştu. Ne “Ya ben gelince siz orada olmazsanız, ya beni işletiyorsanız, ya paramı alamazsam, harcadığım benzin boşa gidecek ve bütün işlerim aksayacak vb.” gibi endişe verici hiç soru sormadı, sadece tamam abi, dedi.
Kırk beş dakika sonra Osman, Kartal bir araçla geldi ve leblebileri bize teslim etti, biz de ona parayı. Osman aldığı parayı saymadan cebine koydu. Biz de leblebileri kontrol etmeden üzerinde yazılı isimlere göre dağıttık.
Bu bir “Karşılıklı güven meselesiydi.”
…/…
ARKEOLOJİK HAZİNEDE GÜVEN-I
Pandemi günlerinde bir gün yolum yine
Alacahöyük’e düştü.
Ünal Yalçın ağabey, uzun süre Alacahöyük Müzesi
Müdürlüğü yaptı ve oradan emekli oldu ve orada yaşıyor.
Onunla bir sohbetimizde ondan hazine değerinde, kazı başkanlarının belki de hiç ilgisini çekmeyen, arkeolojik kazılar dışındaki konularda bilgiler almıştım.
Ünal Yalçın Abi ta başından anlatıyor:
“Dedem
Süleyman Yalçın o yıllarda (otuzlu yılların başı, rb) Ankara’da İngiliz
Büyükelçiliğinde hizmetli olarak çalışıyor. 1935 yılında Alacahöyük resmi
kazıları başladığında birileri dedeme ulaşıyor ve orada kazıda çalışacak
işçilere ihtiyaç olacağını, köylülerin kazılarda çalışıp çalışamayacaklarını
soruyor.
Dedem de çalışırlar, diyor.
O halde sen
bu işi organize edebilir misin, diye sorulduğunda, olur, gittiğinizde köyde
Yusuf Ka (Kahya, rb) var, gidip onu bulun, o size her konuda yardımcı olur,
diyor.
Yusuf Ka,
benim de annemin dedesi olur, o zaman köyün ağası diyebileceğimiz birisidir.
Dediği emir gibidir.
Kazılar için
ilk resmi heyet geldiğinde kazıda çalışacak işçileri, araç gereci, heyetin
kalacak yerlerini, onların iaşesini vb. hepsini Yusuf Ka ayarlar.
Bu arada
Süleyman Dede’m de Ankara’daki işini bırakıp o da köye gelir.
Kazı heyeti
Yusuf Ka’yı çok sever ve tutar.
Son derece güvenilir bir adamdır Yusuf Ka.
Öyle ki, kazılarda daha ilk günlerden itibaren fışkırırcasına çıkan, birbirinden değerli eserlerin hemen Ankara’ya gönderilmesi güçlüğü karşısında bütün eserler o güvenilir insana, Yusuf Ka’ya emanet edilir ve bir yıl onun evinde tahta paletlerin üzerinde muhafaza edilirler.
Eserler daha sonra kağnılarla Yerköy’e, oradan da Ankara’ya nakledilir.
Mesele “Yusuf Ka’ya güven meselesidir.”
…/…
HATTUŞA KAZILARI NASIL BAŞLADI?
ARKEOLOJİK HAZİNEDE GÜVEN-II
Bilinen resmi Hattuşa Kazıları ne zaman ve hangi vesileyle başladı?
Daha ilk günden ortaya çıkarılan arkeolojik buluntular nasıl muhafaza edildi?
Alacahöyük kazılarından yıllar önce başlayan Hattuşa kazılarında ortaya çıkarılan arkeolojik buluntular da benzer şekilde güvenilir birisine teslim edilir: Ziya Bey’e
Ziya Bey, Elbistan merkezli olup 16. yüzyılda Çorum-Boğazköy’e
sürülen Dulkadirli Beyliği’nin son temsilcisidir.
1906 yılında başlayan resmi kazılara gelen kazı
başkanı ve diğer yabancılar Ziya Bey’in konağında kalmaktadırlar.
Ya arkeolojik buluntular nerede muhafaza edilmektedir?
Bu soruyu yanıtlamadan önce kazıların başlamasına
vesile olan olayı anlatalım isterseniz.
Aslında her iki sorunun da cevabını Metin Sözen’in küçük kardeşi Gürol Sözen’in çocukluk anılarında buluyoruz.
“Köylü ile bey karışımı bir adamdı (Ziya Bey, rb); cins atlara binip dolaşır, yanından ayırmadığı uşağı İsmail hep sırmalı elbiseler giydiği halde, kendisi yakasız bir köylü mintanı ile yetinir, çizme giymez çapulayla gezerdi.
Kısa bir süre önce, köylülerinden birinin getirdiği bir kil levhayı İstanbul’a göndermiş, böylece Macridy’nin, dolayısıyla da Wincler’in dikkatini çekmişti. Yani bütün bunlar, kazı ekibi Ziya Bey tarafından iyi kabul görecekti.
Büyük teyzemin kocasıydı Ziya bey. Sungurlu’da ve Hattuşa’nın
bulunduğu Boğazköy’deydi evi ve toprakları. Alman kazı kurulu ve kazı başkanı
Wincler, Macridy’e evinin selamlık bölümünün tümünü ‘Kazı evi’ olarak
kullanılması için karşılıksız vermişti. Ceram’a göre, yıllarca da tüm heyeti
ağırlamıştı; Kufi yazılı sinilerde. Ünlü Alman arkeolog K. Bittel de bu
geleneğin içindeydi.
Yunus ve Feride’den olma Ülfet, bu nedenle Hititli sayılabilir, sanırım. Ne de olsa züğürt tesellisi! Bugün de var olan selamlık yapısının alt katlarında, beş-altı yaşlarımda, yüzlerce Hitit tabletinin yer aldığı sandıkları anımsıyorum.”[1]
Ziya Bey, köylülerin bulup getirdiği çivi yazılı kil tabletleri önemsemeyip, fırlatıp bir kenara atsaydı, yani onları başında Osman Hamdi Bey’in bulunduğu Müze-i Hümayun’a, İstanbul’a göndermemiş olsaydı, Hattuşa kazıları belki de en az 50 yıl gecikmeyle başlayacaktı.
Osman Hamdi Bey, kendisine Anadolu’dan gönderilen kil tabletleri ciddiye alarak hemen iki değerli insanı Theodor Macridy ve Hügo Winclker’i o zamanki Boğazköy’e, şimdiki Çorum-Boğazkale’ye gönderir.
Gelen kazı heyetleri Ziya Bey’in selamlık konağında kalırlar.
Yüzlerce çuvalın içine doldurulan çivi yazılı tabletler Ziya Bey’in konağında muhafaza edilir.
Hepsi,
-Ziya Bey’in çivi yazılı tabletleri İstanbul’a
göndermesi,
-Osman Hamdi’nin Ziya Bey’i ciddiye alması,
-ve iki arkeoloğu Boğazköy’e göndermesi,
-bulunan çivi yazılı kil tabletlerin Ziya Bey’in
konağında muhafaza edilmesi,
-yakın zamana kadar gelen bütün Alman kazı başkanlarının Ziya Bey’in selamlık konağında kalmaları
birer “Güven meselesidir.”
…/…
KAPTANLARA GÜVEN-I
Mustafa Kemal, daha sonra soyadı Durusu olacak
olan İsmail Hakkı Kaptan’ı, birçok geminin kaptanlığının yanında belki de en
çok Medine Vapuru Kaptanlığından biliyor olmalıdır.
1 Mayıs 1919 tarihinde Bandırma Vapuru
Kaptanlığına tayini çıkan İsmail Hakkı Kaptan, diğer bir adıyla Efendi Kaptan,
15 Mayıs’ta “Hazır ol” emrini alana kadar Mustafa Kemal Paşa ile daha önce hiç
karşılaşmamıştı.
Mustafa Kemal, 15 Mayıs’ta Efendi Kaptan’ı Şişli’deki evine çağırtır. Gerekli görüşmeden sonra, Efendi Kaptan’a 16 Mayıs tarihinde, Galata Rıhtımında hazır olmasın emrini verir. 16 Mayıs’ta Galata’dan kalkacak Bandırma Vapurunun istikameti Samsun Limanı’dır.
Bandırma Vapuru uzun yola, Karadeniz’in deli dalgalarına, bir dantel gibi girintili çıkıntılı kayalık kıyılarına aşina değildir.
Bunu Mustafa Kemal de bilmektedir.
Mustafa Kemal’in bildiği başka bir şey daha
vardır. Efendi Kaptan, İsmail Hakkı (Durusu) güvenilir bir bahriyelidir ve
Mustafa Kemal Efendi Kaptan’a güvenmektedir, Bandırma Vapuruna değil.
Gerisi bildiğimiz hikayedir.
Mustafa Kemal’in meselesi bir “Güven meselesidir.”
KAPTANLARA GÜVEN-II
BİR IRMAK DOĞUYOR-III MEANDROS Yurt Gezimiz kapsamında 16-20 Mayıs tarihleri arasında iki minibüsle yol alıyoruz. Çine yakınlarında Erol Kaptan’ın aracının altından sesler gelmeye başlıyor. Sesler gittikçe artıyor.
Bir sorun var. Sesler şanzımandan geliyor ve
ciddi olmalı.
O gece Çine’de kalacağız. Ertesi sabah erkenden Gerga’ya doğru yola çıkacağız.
İbrahim Katırcı Kaptan uzun yıllardır bizi bir
yerden bir yere taşıyan ve her seferinde de bizi salimen sevdiklerimize
kavuşturan dostumuz, kardeşimizdir.
Şanzımandan gelen sesi, ben, Erol Kaptan ve Baha biliyoruz. Araçtakiler panik olmasınlar.
Otele geliyoruz. Katırcı Kaptan araca bakıyor. Tamam. Tamir gerekli.
Hemen Aydın’da yedek parçacı ve tamirci aranıp
bulunuyor. Aydın’a gidiliyor.
Onlar gelene kadar biz otelden ayrılmayacağız.
Araç tamir olmazsa ne olacak? Gezi yarıda mı
kalacak?
Elbette hayır.
Katırcı Kaptan oradan, kaldığımız yerden başlamak üzere yeni bir minibüs kiralayacak ve gezimiz sonuna kadar devam edecek.
Katırcı Kaptan ve Erol Kaptan araçlarla geliyorlar. Otelden ayrılmadan önce olanları anlatıyorum.
Kimse de tedirginlik yok.
Biz Katırcı Kaptan’a güveniyoruz ve yola öyle
çıkıyoruz.
Mesele “Güven meselesidir.”
…/…
İNSAN SESİNE GÜVEN
İnsan birisinin sesine aşık olup da onun peşinden
gidebilir mi?
Orasını bilemeyiz, ama eski Türk filmlerinde Bizans kalesini kuşatan Türk akıncı beyi kale kapısı önünde yanık sesiyle bir türkü tutturunca kale muhafızının kızı akıncı beyine aşık olur ve gece vakti kale kapısını açar.
Neşet Ertaş’ın babası Muharrem Usta’nın ustası, onun dayısı Bulduk Usta ise sesiyle başka bir türlü aşık edermiş dinleyenleri kendine.
“Çalıp söyleme merakım küçük yaşlarda başladı. Bulduk adındaki dayımın çok güzel sesi vardı. Bir köyde türkü söyledi mi, diğer köyde dinlenirdi. Hatta seferberlikte asker kaçaklarını yakalamak için subaylar dayımı yanlarına alır köy köy dolaşırlarmış. Dayıma türkü söylettirip kendileri de pusuya yatarlar ve dayımın sesine dağlardan köye inen kaçakları yakalarlarmış.”[2]
Bulduk Ustanın sesini duyan asker kaçakları aslında ona güvenlerinden dolayı düze inerler. Bulduk Usta burada tuzağın bir parçası değildir, kaçaklar zaten suçludur ve güvenilirliklerini kaybetmişlerdir.
Bulduk Ustaya güven, sese güvendir.
…/…
SOKAĞA GÜVEN
Nesrin
Sipahi ilk çocuğuna bakacak kimseyi bulamaz.
“Sürekli kalan bir bakıcıları yoktu, sadece arada bir komşuları yardıma çağırıyorlardı. Bir de sokaklarında bir Kürt kızı vardı, kimsesiz, taksi durağında kalan bir öksüz. Arada onu çağırıyorlardı, birkaç saatliğine bebeğe sahip çıksın diye. İnsanlar arasındaki ilişkiler çok daha güvene dayalıydı o zamanlar, komşular birbirlerine emzikteki çocuklarını bile emanet edebiliyorlardı.”[3]
Nesrin Sipahi’nin sokaktaki Kürt kızına bebeğini teslim etmesi “Sokağa güven” meselesidir.
…/…
BAĞIMSIZ POSTA İDARESİ
Bir ülkenin bağımsızlığının en büyük karakteristiği bağımsız gümrük ve posta idarelerine sahip olmasıdır.
Cumhuriyet’e kadar yabancı misyonun İstanbul içinde kendi mahkemeleri ve postaneleri bulunuyordu.
Jön Türkler Avrupa’dan gelen o dönem sakıncalı yayınları yabancı postaneler aracılığıyla alırlar ve okurlardı.
Bugün o postane ve mahkeme mekanları, adında postane/mahkeme olarak birbiri ardına bar-meyhane olarak işletmeye açılmaya başladı.
“Ancak mümin Türk, padişahının niçin Avrupai hayatın bu garipliklerini taklit ettiğini anlayamıyor. Dört büyük devletin, padişahın şehrinde özel posta idarelerini kurmuş olmasına da aklı ermiyor. Niçin Türk postanesini kullanmıyorlar? Emniyetli olmadığından. Bu sebeple de yabancı bir memlekette kendi posta idarelerini kuruyorlar.”[4]
Yabancılar ve Jön Türkler Osmanlı Posta İdaresi’ne güven duymuyorlardı. Mesele bir “Güven meselesiydi.”
DEVLETE GÜVEN-II
BAĞIMSIZ GÜMRÜK İDARESİ
90’lı yıllarda taklit tekstil ürünler yaparak
Yurt dışı fuarlara katılanların standları zaman zaman fuarın düzenlendiği
ülkenin gümrük ve maliyesi tarafından baskınlara uğrardı.
Bu hem o ülkeye taklit ürün hem de kayıt-beyan
dışı ürün sokmaktan kaynaklı olurdu. Hala var mı, bilemiyoruz, ancak 1930
yılında Leipzig’de düzenlenen bir fuarda Türk pavyonuna baskın yapılmamış olsa
da yaşanan olay tam bir skandaldır.
Vedat Nedim Tör, o yıllarda Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyeti Müdürü’dür ve fuara onun başkanlığında katılım olur.
“İnhisarlar İdaresinin (Sonraki yıllarda Tekel idaresi, rb) yeni kurmuş olduğu ‘Likör’ Fabrikasının müdürü bir gün büroma gelerek bana: ‘Leipzig Fuarına biz de likörlerimizi göndermek istiyoruz. Bizim likörlerimiz taze yemiş usaresinden yapılmadır. Avrupa’nın likörleri ise çokluk esanstan yapılır. Bu bakımdan bizim likörlerimiz her yönden tavsiyeye layıktır. Fuarda bu noktayı bilhassa belirtmenizi rica ederim’, dedi.
Fuarda büyük likör ithalatçılarını pavyonumuza çağırdık.
Likörlerimizden ikram ettik. Numunelik şişelerden verdik. Ve fabrika müdürünün
sözlerini dilimizin döndüğü kadar tekrarladık. Adamlar numunelik şişeleri
aldılar ve birkaç gün sonra pavyonumuza gelerek şunları söylediler:
‘Evet, likörlerinizi tahlil ettirdik, kalitece mükemmel çıktılar. Yalnız şişeleriniz, etiketlerine varıncaya kadar ‘taklit’. Bakın, sizin portakal likörlerinizin şişeleri bizim Kuvantro şişesinin aynı… Sizin ‘Beğendik’ likörünüzün şişesi, bizim Benediktin’in kopyası. Hatta adı bile. Keşke likörleriniz esanstan yapılmış olsaydı da şişeleri ve etiketleri kopya değil, orijinal olsaydı!” [5]
Taklit şişelerin yurt dışına çıkmasına izin veren
Türk Gümrüğü olsa da onları çıkaranlar hiç mi mahcup olmadılar.
Leipzig Gümrük İdaresi Türk Pavyonuna gelip skandal çıkarmadıysa, Türklerle Almanların iyi ikili ilişkilerinin yanında, genç Cumhuriyet’in ve Mustafa Kemal’in o zamanlar bütün dünyada kabul gören prestijinden olsa gerek.
…/…
Dünya bir gecede servetini ve saltanatını
kaybedenlerle doludur.
Ozanlarımız ise daha baştan bunun böyle olduğunu bilip söylemişler:
Güvenemem servetime malıma
Umudum yok bugün ile yarına
Toprak beni de basacak bağrına
(Ali Ercan)
…/…
Karlı bir kış günü gece vakti kapısını çalarak uykusundan uyandırabileceğiniz bir dostunuz varsa, güvendesiniz, demektir.
Aşk illa ki,
Not:
Bu yazı için önerilen dinleme
Adaletin
bu mu dünya- Söz ve Müzik: Ali Ercan
İcra-Selda
[1] Kederi
Dağıtan Mavi-Gürol Sözen-Tarihçi Kitabevi-Ekim 2014 Birinci Baskı-s.216-217
[2] Neşet
Ertaş Kitabı-Bayram Bilge Tokel-Kapı Yayınları-Ekim 2012 Birinci Baskı-s.63
[3] Nesrin
Sipahi-Sahnelerin, Radyoların, Plakların Hanımefendisi “Müziğimizin Yüz
Akı”-İletişim Yayınları-2025 Birinci Baskı-s.59
[4]
İstanbul’da İki İskandinav Seyyah-K. Hamsun-H.C. Andersen-Çeviri: Banu
Gürsaler-Syvertsen-Yapı Kredi Yayınları-Eylül 2025 On birinci Baskı-s.74
[5] Yıllar Böyle Geçti-Vedat Nedim Tör-Yapı Kredi Yayınları-Temmuz 2023 Üçüncü Baskı-s.46-47








